8 Ekim 2013 Salı

MİLANO FERMANI’NIN 1700. YILI SIRBİSTAN’DA KUTLANDI


Hıristiyanlık Tarihi açısından en önemli belgelerden biri olan, Milano Fermanı’nın 1700. Yılını kutlamak için 5/6 Ekim tarihleri arasında Roma İmparatoru 1.Konstantin'in doğduğu yer olan Sırbistan’ın Niş kentinde törenler düzenlendi.

Törenlere şu siyasetçiler katıldı: Sırbistan Cumhurbaşkanı Tomislav Nikoliç, Sırbistan Başbakanı İvica Daçiç, Başbakan Yardımcısı Aleksandır Vuçiç, Karadağ Cumhurbaşkanı Filip Vuyanoviç, Bosna Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik. Ayrıca; Moskova Patriği Kiril, Kudüs Patriği 3.Teofil, Sırp Ortodoks Kilisesi Patriği İriney ve çok sayıda din adamları ile Fener Rum Patriği Bartholomeos da bu törenlere katıldı.

Milano Fermanı, M.S. 313 yılında 1.Konstantin ile Licinius arasında, Milano'da imzalanmış, Roma İmparatorluğu'nda, Hıristiyanlığa karşı hoşgörüyü sağlayan bir fermandır ve bir anlamda, Hıristiyanlığın ileride resmi dil olmasını sağlayacak ilk belgedir.

Bu törenler çerçevesinde Niş kentinde, Milano Fermanı’nın oluşmasında ve dolayısı ile Hıristiyanlığın bu gün var olmasının belki de tek sebebi olan 1.Konstantin ve annesi Elena anısına yapılmış anıtta bir tören düzenlendi. 1.Konstantin, aynı zamanda Bizans’ın kurucusu İmparator olarak da anılır.

Bizans tarihi için, “Roma Tarihi’nin yeni bir devresidir” ya da “Bizans, eski Roma İmparatorluğu'nun (İmperium Romanum) bir deva­mıdır” şeklinde niteleme de yapabiliriz. Bizanslılar kendilerini daima Romalı anlamına gelen "Romario" olarak adlandırmışlardır. Bazı Bizans tarihçileri bu varsayımı daha da ileriye götürerek, Konstantinopolis’ten önceki yerleşim alanının adı olan Bizans’ın “Yeni Roma” ya da “Yakın Roma” olarak tanımlanan o süreçte kendilerince kullanılmadığını ortaya koyarlar ve Bizans adının yakın dönem tarihçileri tarafından kullanıldığında ısrar ederler. Rum kelimesinin kökü de zaten “Romario”dur. Bu gün Yunan diline de “Rumega” (Roma Dili) denilmek­tedir. (YN: Yazımızın devamında Bizans adını kullanmaya devam edeceğiz.)

Roma adı daima Bizanslıları büyülemiş ve Roma devlet geleneği onların siyasi düşünce ve iradelerine sonuna kadar hâkim olmuştur. Her daim Roma İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak hare­ket eden Bizans; daima bütün Dünya üzerindeki yegâne imparatorluk olmak istemiş, Hıristiyan olan bütün ülkelerin üzerinde egemen­lik iddiasında bulunmuştur. Ancak Bizans, eski Roma'nın mi­rasçısı olmak düşüncesinde olmasına karşın, zamanın akışı içinde Romalı temellerinden gittikçe uzaklaşmış, kültür ve dil bakımından Grekleşmiş ve Bizans hayatı kiliseleşmiştir.

M.S. 3.Yüzyıl’daki Roma İmparator'u Diokletinus, yeni uy­gulamalar ile İtalya'nın özel statüsüne son verdi. Eyaletlerin yönetimini tek başına üzerine alan Diokletinus, İtalya’yı ve diğer büyük eyaletleri daha küçük idari birimler haline dönüştürdü ve böyle­ce, devlet arazisi 12 dioeceseye ayrılmış oldu. Diokletinus, im­paratorluğu yönetmek için, iki “Avgustus” ve iki “Sezar” seçti. Böyle­ce dört başı olan bir nevi şûra oluştu ve devletin Doğu ve Batı’sını bu iki Avgustus yönetmeye başladı. O dönemde Doğu Roma Avgustus'u olan 1.Konstantinos (Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus ), Batı Roma'nın Avgustus'u Licinus'u kanlı hesaplaşmalardan sonra yendi ve Büyük Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetini eline geçirdi.

Milano Fermanı, M.S. 313 yılında, çatışmalardan evvel bu iki Avgustus arasında imzalanmış ve bu suretle Hıristiyanlığa karşı hoşgörü ortamı yaratılmıştır. Şüphesiz bu fermanın oluşmasında en önemli rol, 1.Konstantinos’tadır. 1.Konstantinos’un, Hıristiyanlığa olan hoşgörüsü ise Hıristiyanlığa inanmış olan annesi Elena’nın yoğun etkisi ile oluşmuştur.

1.Konstantinos, tüm Roma İmparatorluğu’nun hâkimi olduk­tan sonra, bugünkü Boğaziçi'nin kenarındaki eski bir Grek kolonisi olan Byzantion'u, "Konstantinopolis" adıyla başşehir yaptı ve imparatorluğa “Yeni Roma” adını verdi. (Şehrin inşası: M.S. 324)

Konstantinopolis; 11 Mayıs 330'da törenle açıldı. İmparator, bu yeni başşehrin parlaklığını ve zenginliğini arttır­mak hususunda da elinden gelen hiç bir şeyi esirgemedi ve özel­likle kiliseler inşaatına büyük gayret sarf etti. Daha başlangıcından itibaren İstanbul’da Hristiyanlık havasına girildi ve ahalinin bü­yük bir kısmı da dil bakımından Grekleşti.

Doğu’da Boğaziçi, Kuzey’de Haliç, Güney’de Marmara Denizi’nin sularıyla yıkanan, kara cihetinden sadece bir tarafından ulaşılması kabil bu yeni başşehir emsalsiz bir stratejik mevkide bulunuyordu. Zaman içinde Bizans İmparatorluğu adını alan bu devlet, Büyük Roma'nın bitişinden itibaren, Fatih Sultan Mehmed'in, 1453’te İstanbul’u alarak bu imparatorluğa son vermesine kadar, ayakta kalmıştır.

Bu devrede, devlet ile kilisenin ittifakı her iki tarafa da bü­yük kazanç sağlamış, Bizans Devleti, Hıristiyanlığı, kuvvetli bir ruhi birleştirici, kudret ve imparatorluk için güçlü manevi bir destek olarak değerlendirmiştir. Kilise ise bu ilişkiden sonsuz maddi çıkarlar elde etmiş ve mevcut nizamlara karşı olan her türlü hareket için “Din Karşıtı” denmiştir. İmparator bir yandan dini kullanarak halk üzerinde baskı sağlamakta, öte yandan kilisenin hamisi rolünü oy­namaktadır. Kilise yöneticileri, papazlar ve devlet memurları kendi maddi çıkarları için tarihsel süreçte daima halkı ezmişlerdir.

Annesi Elena’nın baskısı ve telkinleriyle Hıristiyanlığı artık imparatorluğun da kabul ettiği din haline getiren İmparator Konstantinos'un Hıristiyan olup olmadığı tartışması ise günümüzde hâlâ devam etmektedir. Bazı tarihçilere göre 1.Kontantinos din ile ilgisiz olup Hıristiyanlığı sadece siyasi ne­denlerle himaye etmiştir. 1.Konstantinos'un ölüm döşeğinde iken vaftiz olduğu bilinmektedir ve o esnada bilinçli olup olmadığı da hâlâ tartışılan bir konudur. 1.Konstantinos'un, sağlığında, kili­senin fiili başkanı olması ve de Hıristiyanlık tarihi içinde en önemli hadise olan M.S. 325, İznik 1.Genel Konsili’ni yönetirken henüz Hıristi­yan olmaması ise çok çelişkili ve asırlardır Hıristiyan teolojistlerinin tartıştığı bir husustur.

O devir, aynı za­manda çok muhtelif külte birden inanmanın pek tabii sayıldığı bir inanç devresidir. 1.Konstantinos'un putperest inanç adetlerine de yardım etmekten vazgeçmediği, hatta bizzat bu adetlerden biri olan “Güneş Kültü”ne ısrarla bağlı olduğu, bugün en önemli Bizans tarihçileri arasında kabul edilen Prof. Georg 0strogorsk tarafından da ortaya konulmaktadır. İmparator 1. Konstantin ve annesi Elena, daha sonra aziz olarak ilan edilmişlerdir. (Aziz Konstantin ve Elena olarak birlikte anılmaktadırlar)

1.Konstantin’in Hıristiyanlığı serbest bırakmasındaki en büyük etken; kitlelerin inanç ile baskı altına alınması ve yönetilmesindeki kolaylıktır. Ancak İznik 1.Genel Konsili’nden önce bu kolaylık bir şekilde kaybolmaya başlamıştı.  İskenderiye’den yükselen bir akım imparatoru ve tabi Hıristiyan din adamlarını rahatsız etmeye başladı. İskenderiyeli din bilgini “Arius” Hazreti İsa’nın varlığı ile ilgili olarak savunduğu ve çok fazla taraftar bulan bir akım yaratmıştı. Kısaca “Ariusçuluk” denilen bu kavram, kitleleri dalga dalga sarmaya başlamıştı. İmparator Konstantin, kitlelerin manevi yönetimini elden kaçıracağını anladı ve bir genel konsil toplanmasını istedi. İşte bu toplantı, tarihte “İznik 1.Genel Konsili” olarak adlandırılan ve Hıristiyanlığın ilk büyük toplantısıydı.

Hıristiyanlar arasında asırlardır tartışılan ve hâlâ karşıtları olan “Baba Oğul ve Kutsal Ruh” bu konsilde kabul edilmiştir. (Bir Hıristiyan, günümüzde bu kavrama karşıysa; sapkın ya da heretik kabul edilir. Heretik=din dışı) 

M.S. 325 İznik 1.Genel Konsili’nde alınan önemli bir karar da “Arius Doktiri”nin mahkûm edilmesi ve reddedilmesidir. Ariusçuluk dışında, Nasturizm ve Monofizizim de bu konsilde reddedilmiştir.

Tabi ki M.S. 313’teki Milano Fermanı olmasaydı belki de M.S. 325 İznik Konsili de olmayacaktı ve Hıristiyanlık da bugünkü yerinde olmayacaktı.  Milano Fermanı, daha çok 1.Konstantin'e mal edilir ve Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde dini barışı sağladığı savunulur.

Hıristiyanlığın yayılmasında en büyük rolü oynamış olan misyonu; daha önce Kıbrıs, Küçük Asya ve kadim Yunanistan üzerinden Roma’ya varmış ve Roma’da buluştuğu Aziz Petrus ile (öldürülene kadar) birlikte hareket ederek gerçekleşmiştir.

Aziz Pavlus’un Küçük Asya ve Yunanistan’daki çalışmaları her ne kadar önemli olsa da Hıristiyanlık adına ilk ve önemli ivme Roma’da başlar.  Zira o süreçte Roma; Doğu ve Batı olarak ayrılmamıştır ve Dünya’daki en büyük imparatorluktur. Bizantium Kasabası’nın bir İmparatorluk kentine dönüşmesi ve Doğu ile Batı Roma’nın ortaya çıkışının ardından ise İstanbul Kilisesi önem kazanır ve Roma Kilisesi için zor günler başlar. İlk İncil’in dilinin Grek olması ve artık Yeni Roma olarak anılmaya başlayan Bizans’ın da bu alfabeyi kullanıyor olması İstanbul Kilisesi’nin kendini dinin başı olarak addetmesi sonucunda, Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki çatlak büyüdü.

Konstantinopolis’ten önce küçük bir kasaba olan Bizantium, sadece bir papazlıktı ve Heraklia Metropolitliği’ne (Marmara Ereğlisi) bağlıydı. İstanbul Kilisesi, M.S. 325 İznik Konsili’nde başpiskoposluğa yükseltilmiştir. O zamana kadar Hıristiyanlık Tarihi açısından daha önemli rol oynayan Roma, bu nedenle hep üstünlük peşinde olmuştur. İstanbul Kilisesi ise imparatorluk gücünü de arkasına alarak hareket ederek dinin başı rolünü kapmaya çalıştı. İstanbul ile Roma Kiliseleri arasındaki bu rekabet, M.S. 451’de yapılan “Kadıköy Konsili”nde ayrılıkla sonuçlanmıştır.

Yazımızın ilk iki paragrafında ayrıntısını verdiğimiz Milano Fermanı’nın 1700. Yılını kutlamak için Sırbistan’ın Niş kentinde sadece Ortodoks din önderlerinin bir araya gelmesi, davetliler arasında Batı Kilisesi yani Katoliklerin üst düzey temsil edilmemesi, iki bin yıl süren Doğu ve Batı kiliselerinin rekabetinin günümüzde hâlâ devam eden tezahürüdür.


29 Eylül 2013 Pazar

BULGAR KİLİSESİ’NDE “GİZLİ” AJANLAR İDDİASI


20 Eylül Cuma günü Bulgar Patriği Neofit ve bir heyet İstanbul’a geldiler. Bu ziyaretin amacı, yeni Bulgar Patriği sıfatıyla, İstanbul’daki Bulgar Ortodoks Cemaati’ni ve Rum Patrikhanesi’ni ilk kez ziyaret etmekti.

Ziyaretin evvelinde, geçtiğimiz yıllarda da sıkça medyada yer alan, eski Bulgar Patriği Maksim ve diğer üst rütbeli ruhaniler hakkındaki komünist rejimin gizli ajanları olma iddiaları yeniden ortaya atıldı.

Müteveffa Patrik Maksim; Bulgaristan’ın 1989’da demokrasiye geçmesinin ardından, 1990 yılında yapılan, “Ulusal Yuvarlak Masa Toplantısı”nda komünist yönetimin adamı olmakla itham edilmiş, dini açıdan yasal bir şekilde seçilmemiş (antikanonik) ve eski idareciler tarafından bu göreve atanmış olduğu iddiası ortaya atılmıştı. Bu söylemler o kadar ileri gitti ki; Patrik Maksim’in Eski ve Yeni Ahid’i dahi tam olarak okumamış olduğu iddia edildi. Bu sürecin ardından Bulgaristan Kilisesi, uzun sürecek bir süreç ile iki başlı oldu ve Dünya Hıristiyanlık Tarihi’nde eşi benzeri olmayan bir rezalet ortaya çıktı.

Yeni Bulgar Patriği Neofit’in İstanbul temasları çerçevesinde, 20 Eylül Cuma günü Rum Patrikhanesi ziyareti vardı ve görüşmelerin ardından bu tür ziyaretçiler için mutat olduğu gibi, Patrikhane kilisesi olan Aya Yorgi Kilisesi’nde Bulgar Patriği’nin onuruna bir ayin icra edildi. Ayinin ardından Rum Patriği Bartholomeos Bulgar Patriğine (özetle) şöyle hitap etti: “Umarım sizinle eski Patrik Maksim ile olduğu gibi uyum içinde olacağız.”

Sanıyoruz ki Rum Patriği Bartholomeos, bu sözleri eski Bulgar Patrik Maksim ve ekibine vermiş olduğu desteği anımsatmak adına sarf etmiştir. Zira Bartholomeos o süreçte, Bulgaristan’ı birkaç kez ziyaret ederek Patrik Maksim’e destek olmuş ve dini açıdan onu yasal (kanonik) olarak kabul ettiğini vurgulamıştı.

Burada bahse konu olan Bartholomeos’un Bulgaristan ziyaretleri değildir. Bahse konu; Patrik Maksim’in kendi ülkesi içinde acze düşmüş, kendi halkının bir bölümü tarafından “Antikanonik” (kanon=dini yasalar) addedilerek “Komünist Ajanı” nitelemesi yapılmasıdır. Bu bağlamda; Bulgar Patriği ve bir kısım üst rütbeli Bulgar ruhanilerin o dönemde makamlarını muhafaza etmek adına her türlü dış desteğe ihtiyaçları vardı…

Bulgaristan’ın komünistlikten demokrasiye geçtiği dönemde büyük bürokratik sıkıntılar yaşanmış, Komünist Parti zamanında kurulan Bulgaristan Diyanet İşleri Müdürlüğü de demokratikleşen rejime etkisiz ve basiretsiz bir başlangıç sergilemişti. 1990’da, ülkenin sorunları arasında; Bulgar Patriği Maksim’in komünist yönetimin adamı olması ve yasal bir şekilde seçilmemiş -komünistler tarafından bu göreve getirilmiş- olması da gösterildi.

Devlet Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı bir rapora istinaden; Patrik ile 12 metropolitten oluşan Bulgar Kilisesi Sen Sinodu’nda komünist dönemde “Bulgar İstihbarat Teşkilatı” olan “DS”nin (Darzhavna Sigurnost) 11 ajanı bulunduğu açıklandı. 

(Yeni Bulgar Patriği Neofit de bu 11 kişi arasında gösterildi.)

Ancak Patrik Maksim, kendisi aleyhine sürdürülen tüm karşı iddialara rağmen, 98 yaşında vefat edene kadar makamında kalmıştır.

Bulgar Patriği Maksim’in komünist yönetimin adamı olması ve yasal bir şekilde seçilmemiş olduğunun açıklanması üzerine bir grup din adamı yeni bir oluşum gerçekleştirmek için harekete geçti ve Patrik Maksim ile ekibine karşı çalışmaya başladılar. 30 Mayıs 1992’de “Diyanet İşleri Komisyonu”nun başında olan Metodi Spasov, “Komünist Ajanı” olduğu gerekçesiyle, Patrik Maksim’in ve ekibinin azli için emir verdi ve aynı emirle yeni bir Sen Sinod tayin etti.

1 Haziran 1992 günü sabahın erken saatlerinde yeni tayin edilenler ve fedaileri Sen Sinod merkezini işgal ederek Patrik Maksim, ruhbanlar ve sivil memurların binaya girmelerini önlediler, içeride olanlar yaka paça dışarı attılar. Fedailerle çıkan arbede sonunda içeri giremeyen Patrik Maksim ve diğerleri çaresizce Sofya Metropolitliği’ne sığındılar ve uzun bir süre orayı Patrikhane merkezi olarak kullandılar. Böylece yukarıda da zikrettiğimiz gibi Ortodoksluk Tarihi’nde yaşanmamış bir süreç, iki başlılık başladı.

Nevrokop Metropoliti Pimen ikinci sinodun başına seçildi. Bu suretle Bulgaristan’daki her metropolitlik bölgesinde, Patrik Maksim’e bağlı olanlar ve Pimen’e bağlı olanlar şeklinde iki başlı bir yönetim başladı. 

(Bunun ne anlama geldiğini şöyle tarif edebiliriz: Türkiye’de her ilde bir İl Müftüsü vardır. Her ilde farklı gruplara bağlı 2 il müftüsü olmasını tasavvur edelim.)

Bulgaristan’daki iki başlı kilise skandalının ilk iki senesi boyunca Patrikhane’nin idari yönetim merkezi olan Sen Sinod binası, diğer grubun elinde kaldı. Bu süre zarfında, Patrik Maksim’in yasal olarak yaptığı tüm itirazlar sonuçsuz oldu. Bir tarafta yasal Sen Sinod’un başı olduğunu iddia eden Maksim; diğer tarafta Maksim komünist ajanıdır. O ve tarafları tayin ile gelmişlerdir. Biz gerçek Sen Sinoduz.” şeklinde konuşan Pimen taraftarları, dini açıdan rezalet sayılabilecek bu kavgayı sürdürürken Bulgaristan Devleti hadiselere sadece seyirci kaldı. 1 Haziran 1994 tarihinde Metropolit Neofit kalabalık bir fedai gurubuyla, binayı kaba kuvvet kullanarak geri aldı…

(O günün metropoliti Neofit bugün Bulgar Patriği’dir.)

Ocak 2012’de Bulgar ajanslarında ve gazetelerinde, Patrik Maksim ve diğer papazlar hakkındaki gizli ajanlar iddiası yeniden alevlendi.

Devlet Araştırma Komisyonu’nun raporuna istinaden 40 yılı aşkın süredir kilisenin başı olan Maksim’in gizli servis elemanı olduğu ayrıca Sen Sinod üyelerinin arasında da 11 eski gizli servis elemanı bulunduğu 17 Ocak 2012’de açıklandı.

İddiaya göre diğer adı geçen metropolitler arasında; Stara Zagora Metropoliti Galaktion, Vidin Metropoliti Dometyan, Plevne Metropoliti İgnati, Sliven Metropoliti Yoaniki, Veliko Turnovo Metropoliti Grigori, ABD, Kanada ve Avustralya Metropoliti Yosif, Vratsa Metropoliti Kalinik, Nevrokop Metropoliti Nataniel ve Orta Avrupa ve Rusçuk Metropoliti Simeon bulunmaktadır.

Devlet Araştırma Komisyonu tarafından gizli ajan oldukları iddia edilenlerin kullandıkları kod adlarının ise şöyle olduğu iddia edildi:

Galaktion = Misho

Dometyan= Dobrev

İgnati = Penev

Yoaniki = Kirileviç

Grigori = Vanyo

Yosif = Nikolov

Kalinik = Rilski

Nataniel = Blagoev

Simeon = Hristov

Şu an Bulgar Patriği olan Neofit’in kod adı = Simeonov

(Makalenin fotoğrafı= Patrik Neofit ve Bulgaristan İçişleri Bakanlığı’nın “Simeonov” kod adlı bir zarfı.)

Devlet Araştırma Komisyonu’nun araştırmasında sadece 12 kişi olan Sen Sinod üyeleri değil, diğer tüm metropolitler, manastırların ve Teolojik Seminarya’nın (İlahiyat fakültesi eşdeğerinde) yöneticileri de mercek altına alınmışlardır. Başta Varna Metropoliti Kiril olmak üzere diğer Sen Sinod üyelerinin pahalı arabalar kullandıkları ortaya çıktı. Adı geçen dosyanın komisyon Başkanı Georgi Yovchev, Sofya ve Plovdiv Katolik Cemaati Piskoposu, Petır için de 31 Temmuz 1988’den itibaren ajandı açıklaması yaptı.

24 Şubat’ta yapılan patrik seçimiyle Neofit işbaşına gelir gelmez Bulgar ajanslarında şu manşet yer aldı: “Eski komünist ajan Bulgar Kilisesi’nin başında.” 

Patrik Maksim’in 6 Kasım’da ölümünün ardından medyada Bulgar Kilisesi içindeki Bulgar istihbarat örgütü “Darzhavna Sigurnost ajanlarıyla ilgili haberler tekrar yer almaya başladı. Komünizm hayaletinin yeni bir patrik seçmeye hazırlandığı şeklinde benzetmeler de yapıldı. Merhum patrik ve diğer üst düzey ruhbanlar, Sofya Üniversitesi’nde felsefe profesörü ve dini bir yayın organı olan “Christianity and Culture” adlı derginin baş editörü Kalin Yanakiev örneğinde olduğu gibi anti-komünist davranışları eski rejime bildirmekle suçlandılar.  

Seçimlerin ardından Varna Metropoliti Kiril’in 9 Temmuz’da Karadeniz sahilinde ölü olarak bulunması ise hayli şüphelere yol açtı ve komünist ajanlar iddiaları tekrar ortaya atıldı.

Bulgar Haber Ajansı ölüm nedenini boğulma olarak bildirdi fakat Kiril’in üzerinde bir dalış maskesi ile şnorkel vardı ve Kiril çok iyi bir yüzücü olarak tanınmaktaydı. Maksim’in ardından seçim için yoğun kulis yapan fakat sonra aday olmayan, 1954 doğumlu Kiril için de Gizli Servis ajanı olduğu iddia edilmekteydi. Kiril’in bu hizmeti devlet güvenliği için değil de ABD Başkanı Barack Obama’nın da kullandığı Lincoln MKS marka hibrid lüks otomobil için yaptığı iddialar edilmiştir. Ancak kendisi bu aracın zengin bir Bulgar işadamı tarafından hediye olarak verildiğinde ısrar etti. 

Metropolit Kiril;1981 yılında Moskova'ya Bulgar Ortodoks Kilisesi Temsilcisi olarak gönderilene kadar DS’nin ajanı olduğu, 1989 yılında Varna Metropoliti olarak atandığında tekrar "aktif" olduğu iddialar arasındadır. [8]

Kiril’in bu yeniden aktif ajan olması kısa sürmüş olmalı ki; 10 Kasım 1989’da, iktidardaki Todor Jifkov yönetimi kansız bir darbe ile indirilerek “Büyük Demokrasi Dönemi” diye adlandırılan süreç başlayana kadar devam edebilmiştir. Metropolit Kiril’in 1981 yılında Moskova'ya Bulgar Ortodoks Kilisesi Temsilcisi olarak gönderilene kadar aktif olması ve sonra vazifeyi bırakmış olması ise gidilen yerin Moskova olması sebebiyle inandırıcı değildir.

Bulgaristan’da, Müteveffa Patrik Maksim, yeni Patrik Neofit ve Karadeniz’de şüpheli bir şekilde boğulmuş olan Metropolit Kiril ve diğer metropolitler hakkındaki “Komünist Ajanı” iddiaları bitmeyecek gibi görünüyor…



19 Eylül 2013 Perşembe

KIBRIS RUM ORTODOKS KİLİSESİ ve BAŞPİSKOPOS II. HRİSOSTOMOS



Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin başında bulunan, Başpiskopos II. Hrisostomos’un (Chrysostomos of Kition) Eylül ayı başında verdiği ve çok tartışılan bir beyanatı vesilesiyle Hrisostomos’un son yıllardaki çıkışlarını ve kısaca Kıbrıs’ın Hıristiyanlık Tarihi’ndeki önemini bu yazımızda ele almak istedik.  

10 Nisan 1941’de Baf’ta doğmuş fanatik bir Türk düşmanı olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başpiskoposu II. Hrisostomos, yakın tarihte “Kanlı Papaz” olarak bilinen Makarios’tan devraldığı olumsuz din adamı geleneğini başarılı bir şekilde sürdürüyor. Eylül başında ajanslara düşen haberlere göre; Hrisostomos, Güney Kıbrıs’ın ekonomisinin “boğulduğunu” ve açlıkla karşı karşıya kalındığını görmesi halinde, halkı ayaklanmaya teşvik edeceğini söyledi. 

Bir gazeteye "Beni Susturacak Kişi Daha Doğmadı" şeklinde beyanat veren Hrisostomos, “Ağzımı kapatmak istediler ama bunu başaracak kişi daha doğmadı” dedi. Hrisostomos, ülkesindeki AKEL Partisi ve Rum Merkez Bankası Başkanı Panikos Dimitriadis ile de sorunlar yaşıyor ve her fırsatta bu kişiler aleyhine beyanatlarda bulunuyor.

Hrisostomos, Türkiye ile bilinen “Doğal Gaz Krizi” nedeniyle, Kıbrıs’a Türkiye tarafından olası bir askeri müdahale ihtimali için ise şöyle konuşuyor: “ABD yanımızda olduktan sonra hiçbir şeyden korkmayız. Yine İsrail’le işbirliği yaparsak, iyi edeceğiz. Zira İsrail düşmanlarla çevrilidir ve tek çıkış yolu Kıbrıs’tır.

Simerini Gazetesi Hrisostomos’un “Sigma Live” isimli bir internet haber portalına verdiği mülakatı 7 Eylül’de şöyle duyurdu:  “Başpiskopos, AKEL ve Merkez Bankası Başkanı’na bayrak açtı... Hedef “Hellenic”i Kapatmaktı... Dimitriadis ve AKEL ağzımı kapatmak istedi ama bunu başaracak kişi daha doğmadı... ABD ve İsrail Kıbrıs için dayanaktır... ABD yanımızdayken kimseden korkmayız.” 
      
Kıbrıs Kilisesi için ise; “Kilise yıkılmaz çünkü insan yapısı değildir. Kiliseyi Tanrı kurdu ve halen de yaşatıyor. Bizans İmparatorluğu yok oldu ancak onun kurduğu kilise burada yaşamakta ve durmaktadır.” dedi.

Kıbrıs Adası Hıristiyanlık Tarihi açısından çok önemlidir. Hıristiyanlık için, “Hıristiyanlık aslında Aziz Pavlus’un dinidir” şeklinde yaklaşan çokça teolojist bulunuyor… Bu gözlemdeki en büyük faktör; Hıristiyanlığın yayılmasının, Aziz Pavlus’un misyon yolculuklarından sonra ivme kazandığı ve özellikle Roma’nın Hıristiyanlığı serbest bırakmasındaki en büyük etkenin Aziz Pavlus olduğudur. Bu misyon güzergâhlarında ise Kıbrıs  ve Anadolu çok önemlidir. Bir Kıbrıslı olan Aziz Barnabas’ın ilk yolculuklarda Aziz Pavlus’un yanında olması ve Pavlus’a verdiği deste de Hıristiyanlık Tarihi’ndeki bir başka önemli noktadır.

Aziz Pavlus; Hıristiyanlık uğruna iman etmeden evvel vergi toplayıcısı bir Yahudi olarak Hıristiyanlara eziyet etmekteydi.

(İncil’den bu konudaki iki alıntı şöyledir: “Elçiler 8: 3- Saul ise müminleri kırıp geçiriyordu. Ev ev dolaşarak, kadın erkek demeden müminleri dışarı sürüklüyor, hapse atıyordu.” ve “Elçiler 9: 1-2- Saul ise Rab'bin öğrencilerine karşı hâlâ tehdit ve ölüm soluyordu. Başkâhine gitti, Şam'daki havralara verilmek üzere mektuplar yazmasını istedi. Orada İsa'nın yolunda yürüyen kadın erkek, kimi bulsa tutuklayıp Yeruşalim'e getirmek niyetindeydi.”)

Salamis'te doğmuş ve Aziz Pavlus gibi aslen Yahudi bir ailenin oğlu olan, Aziz Barnabas’ın da durumu Aziz Pavlus’a benzer… Barnabas, Kudüs'te eğitim gördükten sonra Kıbrıs'a dönmüş ve MS. 45 yılında o da Hıristiyanlığı yaymak için Aziz Pavlus ile birlikte çalışmaya başlamıştır.

Bu faaliyetlerden ötürü Aziz Barnabas, vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi bir bataklığa saklanmıştır. Barnabas'ın öğrencileri olayları izleyip, cesedi bataklıktan alarak Salamis'in batısında bir yeraltı mağarasına gömdüler.

432 yıl sonra Piskopos Anthemios, Barnabas'ın mezarını rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını sağladı. Bu keşif sonrasında Piskopos Anthemios, İstanbul'a giderek İmparator Zeno'yu bilgilendirdi ve bu suretle Kıbrıs Kilisesi’nin özerk olmasını sağladı. İmparator, mezarın bulunduğu yerde bir manastır inşa edilmesi için bağışta bulundu. MS. 477'de inşa edilen bu manastır halen Magosa’ya giderken yol üzerinde bulunur ve Dünya’daki mevcut ikona envanterinin en önemli parçaları bu manastırda muhafaza edilmekte ve sergilenmektedir.

1922’de Aziz Barnabas Manastırı’nda görevli Stefano, Haritanos ve Barnaba adındaki üç kardeş papaz kilisenin kapısının sağ kısmında yer alan, Aziz Barnabas’ın ölümünün 432 yıl sonrasını konu alan bir fresk yaptılar. 1976 yılında kadar Aziz Barnabas Kilisesi’nde görevlerini sürdüren bu üç kardeş papaz; süreçte yaşlılık ve hastalık nedenleriyle Güney Kıbrıs’a göç ettiler. Bu kardeş papazların manastırı terk etmesinin ardından Aziz Barnabas Manastırı orijinal hali korunarak ziyarete açıldı.

1991 yılında Eski Eserler ve Müzeler Dairesi tarafından restore edilmeye başlandı. Manastırın çok değerli ikonaların sergilendiği kilise kısmı da restore edildi ve kapsamlı bir ikona müzesine dönüştürüldü. Manastırın avlusunda ayrıca Arkeoloji Müzesi inşa edilmiştir ve bu müzede de çok değerli arkeolojik parçalar sergilenmektedir.

Kıbrıs ile ilgili olarak bir başka husus da Hıristiyanlık Tarihi adına önem arz eden başka dini eserlerin de KKTC topraklarında bulunmasıdır. Aynı şekilde dini arşivin önemli kısmı da KKTC Cumhurbaşkanlığı envanterindedir. (YN: Filiki Eterya ile ilgili araştırmamızda KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden çok önemli kaynaklar temin etmiştik.)

Kıbrıs Türkleşme tehlikesinde... Türkleşirse herkes gidecek ama biz kilise olarak gitmeyecek,  burada kalacağız.” Bu sözlerin sahibi Başpiskopos Hrisostomos’un Türk düşmanlığı o kadar had safhada ki; Kıbrıs’ın ilk cumhurbaşkanlığını da yapmış olan ve yüzlerce genç, yaşlı, masum Türkün katline neden olan selefi Başpiskopos Makarios’u aratmamakta…

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık 1963 sonunda ise Kıbrıs’ta,  Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde başlayan kıyım “24 Aralık Noel Gecesi ellerindeki silahları Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesine çeviren Başpiskopos ve Cumhurbaşkanı Makarios’un kışkırttığı “dini bütün Hıristiyanlar” silahlarını binbaşının eşi Mürüvvet, küçücük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat’a doğrultular. Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. 103 köy boşaltıldı toplamda 25 Bin kişi sürgün oldu.

Tarihsel süreçte Kıbrıs’ın üzerinde yaşananlar, aslında paylaşılamayan topraklarının Hristiyanlık Tarihi açısından fevkalade önemli olmasındandır. Çeşitli kaynaklarda, Makarios’un iktidarı süresinde, Kıbrıs’taki mevcut otellerin birçoğunun gizli ya da açık sahibi olduğu bilgisi bulunmaktadır. Makarios’un, dini lider sıfatını kullanarak Türklere karşı şiddeti nasıl körüklediğini de yukarıdaki acı örnekte olduğu gibi hâlâ hafızalardadır. Devrin Rum Patriği Athenagoras tarafından Kıbrıs’a başpiskopos olarak atanmış olan Makarios, servetini korumak için Türklerin tamamını yok etmeyi dahi göze almıştı.

Bir KKTC gazetesinde “Yani bugün Hrisostomos’un “düğün değil bayram değil, bu neyin kafası” diye düşündüren çıkışlarına kızmayalım, zira bu genetik bir özellik… Din adamlarının sevgi dolu olması, hedef kitlesine sabrı, bireylere tahammülü tavsiye ederek hayatın güçlüklerine karşı destek olması gerekirken bırakın bu özellikleri, kışkırtıcı yönleriyle öne çıkmaktalar. Özellikle kutsal kabul edilen dinlerin muhatabı; bir ırk, kavim, coğrafya değil, bütün insanlık olduğuna göre, bir din adamı yaşadığı toplumda huzursuzluğu, hayatını sürdürdüğü bölgede kaosu planlıyorsa orada ciddi sorunlar var demektir.” değerlendirmesi yapılmıştır.

Kıbrıs Rum yönetimi önceki lideri Dimitris Hristofyas’ın Ocak 2011’de yapılan Rum Ulusal Konsey toplantısında; bir süre önce yapılan Apoel-Pınar Karşıyaka basketbol maçında, fanatik Rumlarca yapılan saldırıyı da Türkiye’nin tepkisi üzerine görüştüğü biliniyor. Pınar Karşıyaka takımının oyuncularına ve yöneticilerine karşılaşma esnasında taşlı sopalı saldırı yapılmış ve bu saldırının ardında aşırı ırkçı örgüt; “Ulusal Halk Cephesi” (ELAM) olduğu ortaya çıkmıştı. Teşvik edenin ise Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos’un olduğu, bizzat Rum lider Hristofyas tarafından ifade edilmişti.

O tarihte Rum gazetelerinde yer alan haberlere göre Hristofyas; Rum Ulusal Konsey toplantısında, Kıbrıs Rum kesiminde aşırı milliyetçi çizgisiyle tanınan ELAM örgütünün, Başpiskopos Hrisostomos'un tarafından finanse edildiğini de açıkladı. Bu örgüt, aynı zamanda, Kıbrıslı Türklere yapılan saldırıları da organize etmektedir.

Ocak 2011’de çıkan gazetelerin haberlerine göre; Apoel-Pınar basketbol maçında ortaya çıkan olayların gündeme gelmesiyle başlayan tartışmada Demokratik Parti (DİKO) ve Rum Meclisi Başkanı Marios Karoyan da Başpiskopos Hrisostomos'u savunmuşlardır.

Anadolu Ajansı’nın o tarihte çıkmış bu konudaki haberine göre ise; ELAM üyeleri boya tabancalarıyla askeri talimler yaparak bu saldırıya hazırlanmışlar, karşılaşma için gelen Kıbrıslı Türklerin araçlarının tahrip etmişler ve Güney Kıbrıs'ta ikamet eden bir Kıbrıslı Türkü de bıçaklamışlardır.

Böyle bir organize saldırıyı ve hazırlıkları Rum polis ya da istihbarat elemanları tarafından fark edilmemiş olması da mümkün değildir. Bu işin arkasında finansman ve moral destek olarak Başpiskopos Hrisostomos’un olması ve bu desteğin farkına varılmaması mümkün değildir. Irkçı ELAM ile Kıbrıs Kilisesi’nin maddi manevi bağı çok gizli ilişkiler değildir.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

PAPA FRANCESCO’NUN SEÇİLMESİ ve VATİKAN


Papa 16. Benediktus, (Joseph Alois Ratzinger) 11 Şubat’ta sürpriz bir açıklama yaparak, 28 Şubat saat 20.00’de, kendi isteği ile görevden ayrılacağını şu sözlerle bildirdi: “Tanrının karşısında vicdanımla defalarca hesaplaştıktan sonra, ilerleyen yaşım nedeniyle gücümün bu görev için yeterli olmadığına emin oldum. İlerleyen yaşım nedeniyle kiliseye liderlik edecek gücüm kalmadı.” Bu açıklama başta Katolik Dünyası olmak üzere tüm Dünya’ya bomba gibi düştü. Papa, yaptığı yazılı açıklamasında; “Bugünün hızlı değişimler ve inanç dünyası ile yakından alakalı sorularla örülü dünyasında, kiliseyi yönetmenin hem fiziksel hem zihinsel kuvvet gerektirmektedir. Son birkaç aydır bu güçlerimi öylesine yitirdim ki bana emanet edilen görevleri layığıyla yerine getiremeyeceğime kanaat getirdim.” dedi ve ayrıca ilerleyen yaşı nedeniyle fiziki ve zihni melekelerinin zayıflamasını da ekleyerek bu kararı tamamen “özgür iradesiyle” aldığını açıkladı.
 
16. Benediktus, 2. Jean Paul'ün 2 Nisan 2005'teki vefatının ardından yapılan seçim (Konklav) sonucunda Katolik Âlemi’nin 265. Papası seçildi ve 19 Nisan 2005'te itibaren 7 yıl 10 ay 9 gün Papa olarak görevde kaldı. Seçildiğinde 78 yaşında olan 16. Benediktus, Katolik Kilisesi tarihinde seçilen en yaşlı papalar arasındaydı.

Papa 16. Benedikt nasıl hatırlanacak? 8 yıllık yönetiminin ardından nasıl bir miras bırakacak? Katoliklerin büyük kısmı, Papa16. Benedikt’in çok sayıda büyük sorunları halledemediğinden ötürü yeni gelecek papaya büyük bir yük bıraktığında hemfikir…

Kardinal Joseph Ratzinger Katolik Kilisesi’nin başına 2005’te seçilince kısa sürede muhafazakâr ve gelenekçi kişiliği ile ön plana çıktı. Bu eski teoloji profesörü, toplumun sekülerleşmesini ve görecelik kavramını eleştiriyordu. Bu tutuculuğu kendisine “Tanrı’nın Rotweiler”ı lakabının takılmasına neden oldu. Katolik Dünyası’nın son bin yıldaki ilk Alman asıllı papası, profesörlük kostümünü asla çıkarmadı ve akademisyenliğini hep ruhaniliğinin önünde tuttu. Bu durum 2006’da Vatikan’da derin bir krizin yaşanmasına yol açmıştır. Almanya’nın Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında bir Bizans İmparatoru’ndan şu sözlerle alıntı yapması tepkileri üzerine çekmesine yol açtı:
 
Bana sadece Muhammed’in yeni ne getirdiğini göster. O gösterdiklerinde sadece kötülük ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı kılıçla yayma emri verdiği, önerdiği inanç gibi.

Bu sözler Müslüman Dünyası’nda büyük bir tepki yarattı. Papa bu tepkinin ardından yanlış anlaşıldığından dolayı üzgün olduğunu açıklasa da Müslüman Dünyası bu fanatik papaya karşı hep temkinli oldu. Bu hatasını affettirmek için Türkiye ziyaretinde gezdiği Sultan Ahmet Camii mihrabında kıyama durarak dua etmesi ilişkilerin düzelmesine yetmedi. Birçok Müslüman ülkede bu hareketi bir show olarak telakki edildi.
 
Papa 16. Benedikt’in kızdırdığı tek toplum Müslümanlar değildi. Yahudilerin kutsal saydığı “Ağlama Duvarı”nı ziyaret etti ama öte yandan Nazilerin yaptığı Musevi katliamına tanrının sessiz kalmasını sorgulaması Yahudilerde şok etkisi yarattı. Zaten 14 yaşında Nazilerin gençlik kollarına katıldığı da bilinen bir gerçekti ama bunu hep aktif bir katılımcı olmadığı şeklinde telaffuz ederek yumuşatmaya çalıştı. Papa 16. Benedikt’in Yahudilerde yarattığı bir başka şok da daha önce Vatikan’ın aforoz ettiği 4 kökten dinci piskoposun kiliseye tekrar kabul edilmesi ile yaşandı. Zira bu dört piskopostan biri olan Richard Williamson, “Yahudi Soykırımı”nı inkâr eden ve gaz odalarının varlığını reddeden açıklamalarda bulunmuş bir piskopostu…

Papa hep statükonun korunması yönünde kararlar aldı. AIDS’e karşı savaşta, prezervatifin desteklenmesi konusunda hiçbir olumlu açıklamada bulunmadı. 2009’daki bir Afrika ziyaretinde “Prezervatif bir çözüm değildir. Prezervatif dağıtımı sorunların daha da artmasına yol açıyor.” şeklindeki açıklaması; AIDS’e karşı savaşan akademik çevrelerin ve sivil toplum örgütlerinin şimşeklerini üzerine çeken bir başka husus olmuştur.

Papa istifasını açıkladıktan sonraki gün 16. Bendiktus'un yıllardır kalbinde ritim düzenleyici taşıdığı açıklandı. Vatikan Sözcüsü Rahip Federico Lombardi, Papa'nın kalbindeki ritim düzenleyicisindeki pilin üç ay önce yapılan bir ameliyatla değiştirildiği yönünde İtalyan gazetelerinde çıkan haberleri doğruladı, fakat istifanın belli bir hastalık nedeniyle olmadığını açıkladı. 16. Benediktus'a görevden ayrıldıktan sonra “Emerit Papa” ya da “Emerit Roma Piskoposu” unvanıyla hitap edilmektedir.

Papa 16. Benediktus, 28 Şubat günü Vatikan'daki programını son olarak tamamlayarak yazlık ikametgâh olarak kullandığı, Castel Gandolfo'ya gitti. Saatler 20.00'yi gösterdiğinde, çanlar çaldı, Castel Gandolfo'daki yazlık Papalık ikametgâhında asılı olan Papalık bayrağı gönderden indirildi ve Papa'yı koruyan İsviçreli Muhafızlar nöbet tutmayı bıraktılar. İsviçreli Muhafızlar artık kendisi Papa olmadığı için Vatikan geleneğine göre 16. Benediktus’u korumayacaklardı…
 
Bir başka Vatikan geleneği de bir papanın ölümünün hemen ardından ya da çok az görünen bir papanın istifasının ardından Papalık mührü olan '”Balıkçı Yüzüğü”nün de imha edilmesiydi. Papa 16. Benediktus’un kendi isteğiyle görevine son verdiği saat 20.00'de yüzük görevliler tarafından imha edildi ve artık Papalık makamının boş olduğu anlamına gelen “Sede Vacante” ilan edildi. Bir papanın kendi isteği ile istifa etmesi ise çok az uygulanmış bir Vatikan geleneğidir ve bu suretle 598 yıl aradan sonra kendi isteği ile bir papanın görevden ayrılması tekrarlanmış oldu.

Hıristiyanlıkta diğer dinlerde olduğu gibi semboller vardır ve Papanın mührü olan bu yüzük, İncil’de de İsa’nın aç olan büyük bir topluluğu Celile’nin yanındaki Genaseret Gölü’nde tuttuğu balıklarla doyurduğunu anlatan bölümde şu sözlerle sembolize edilir: “Ve İsa Simun'a, ‘Korkma, bundan sonra insan avlayacaksın.” dedi.” (Luka 5:1-11)
 
Vatikan’ın Basın Sözcüsü Rahip Federico Lombardi, 28 Şubat'ta görevinden ayrılan Emerit Papa 16. Benediktus'un, istifa ettikten sonra ikamet ettiği Castel Gandolfo'daki yazlık Papalık sarayından daha önce belirttiği gibi, 2 Mayıs Perşembe günü Vatikan'a döneceğini, bundan sonra ise restore edilen Mater Ecclesia Manastırı'nda, kişisel yardımcısı Monsenyör Georg Gaenswein ile birlikte ikamet edeceğini açıkladı.

Papa 16. Benediktus, görevi süresi boyunca '”Vatileaks'” adlı köstebek skandalı ve Katolik Kilisesi’ndeki çocuk tacizi ile Vatikan Bankası’na yönelik kara para aklama ithamlarıyla mücadele etti. 16. Benediktus’un papalığı döneminde, Katolik Kilisesi'nin onlarca yıldır karşılaştığı en büyük fırtınalardan biri olan, rahiplerin çocuk tacizi skandalı da patlak vermiştir. 16. Benedict’in Papalık döneminde basına sızdırılan bazı gizli dosyalar neticesinde ortaya çıkan ”Vatileaks'” adlı köstebek skandalı ise Vatikan’ın gelenekçi yapısını ve kilisenin itibarını hayli sarsan bir başka olaydır.

Vatikan; içinde çok sayıda çekişmeyi barındıran bir kurumdur. Eşcinsel evliliklere karşı olan tutum, ötenazi hakkının kabul edilmesi ve kürtaj gibi konular Papa 16. Benedict ‘in başını ağrıtan temel hususlar olmuştur. Katolik Kilisesi’nin kurumsal yapısındaki temel gruplaşmalar ise “Liberaller” ve “Koyu Katolikler” arasında yaşanmaktadır. Bu gruplaşmaları sadece iki gruba ayırarak tanımlamak ise doğru bir tespit değildir. Zira Vatikan çok bilinmeyenli bir denklemdir…

İtalya’da yayınlanan Repubblica Gazetesi’nin iddiasına göre Papa 16. Benediktus, homoseksüellik, çocuk tacizleri ve yolsuzluklar gibi Vatikan’ın başını ağrıtan skandallardan dolayı makamını bırakmıştır. Gazetenin verdiği bilgilere göre Papa, 17 Aralıkta önemli kardinallerinin aleyhine bilgiler içeren büyük bir dosyayı teslim aldı. Bu bilgilerin doğrultusunda başkanlığını İspanyol Kardinal Julian Herans’ın üstlendiği özel bir komisyon kurdu ve bu bilgilerin doğruluğunu araştırtmaya başladı. Ancak bu komisyonun kurulması halkın gözünde bir anlam ifade etmedi. Zira Katolik Kilisesi’ndeki çocuk istismarı skandalına karşı Papa’nın takındığı pasif tavır; Papa’nın karnesinde olumsuz bir nottu. “Çocuklara bazı papaz ve din adamlarının yaptığı cinsel taciz yüzünden hepimizi saran utanç duygusunu dile getirmek istiyorum. Yaşananlardan dolayı çok üzgünüm.” Bu sözler 16. Benedikt’e ait ama bu sözlere başta İtalya olmak üzere halk itibar etmemiştir. Çünkü sokaktaki Katoliklere göre; 16. Benedikt bu söyleme benzer söylemlerle birçok kez bu taciz olaylarından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi ama sorumluların ve işbirlikçilerin yargı önüne çıkmasına izin vermeyerek kilisenin itibarını korumuş olmadı, bilakis kilisenin itibarına zarar verdi.


Bir yandan İtalya’daki medya organlarının Katolik Kilisesi’nin üst görevlilerinde güçlü bir homoseksüel lobi olduğu iddiası kesinlikle reddedilirken öte yandan Vatikan Sözcüsü Rahip Federico Lombardi bu konuda açıklama yapmaktan kaçınarak, “Bu bilgiyi ne yorumlayacağım, ne kabul edeceğim ne de reddedeceğim.” şeklinde konuşması ise eleştirilen bir başka husustur.


2011 yılında, Almanya ve tüm Dünya, Katolik papazların çocuk tacizi skandallarıyla çalkalanırken Papa 16. Benedict kendi ülkesi Almanya’ya tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi ve parlamentoda bir konuşma yaptı. Papa Almanya ziyareti esnasında bu konuyla ilgili büyük üzüntü içinde olduğunu orada da yineledi ama Almanlar dâhil tüm Katolikler artık bu konuda somut adımlar bekliyorlardı. Katolik papazların çocuk tacizlerinin adeta bir kilise klasiği olmasından hoşnut değillerdi…

Papa 16. Benedict’in döneminde Katolik Kilisesi’nde yaşanan skandallar, Dünya genelinde Katolik Kilisesi’ne olan güvene büyük bir darbe indirmiş, yapılan bir araştırmaya göre sadece bir yıl içinde 150 bin kişinin Katolik Kilisesi ile olan ilişkisini kestiği görülmüştür. 24 Milyon Katolik bulunan Almanya’da ise kilise kurumlarında yaşanan çok sayıdaki çocuk tacizi nedeniyle halk galeyana gelmiştir.

İstifanın ardından eski papanın dahi yargılanabileceğine işaret eden çok sayıda uzman şu görüşü paylaştı: “Vatikan, mali iddialar ve diğer konularla ilgili olarak büyük zan altında. Belki de eski Papaya karşı bile yasal yaptırım söz konusu olabilir. Bu nedenle Papa; ülkesi Almanya’ya dönmek yerine Vatikan’da kalmaya devam edeceğini açıkladı. Çünkü Vatikan’da herhangi bir ceza kovuşturmasından kurtulmuş olacaktır.


Papa'nın biyografisini yazan Alman gazeteci Peter Seewald, son buluşmayı şöyle aktarmıştır:

Son buluşmamız Papalık Sarayı'nda oldu. Papa'nın vücudu adeta bir deri bir kemik kalmıştı. Terziler yeni kıyafet yetiştirmekte zorlanıyordu. İşitme güçlüğü çekiyor ve sol gözü artık tamamen görmüyordu. Daha sevimli, daha mütevazı ve daha hassas göründü gözüme. Hasta görünmüyordu ama bedenen ve ruhen yorgundu. Onu hiç böyle görmemiştim. 16. Benediktus, hiçbir zaman güç peşinde koşan bir adam olmadı, Vatikan'daki entrikaların içine girmedi. Gerçek bir teologdu ve bu yönüyle geçmişteki birçok Papa'dan ayrılıyordu. Tüm kitaplarını kurşun kalemiyle yazdı. Gücünün son damlalarını, İsa'ya ilişkin üçleme kitabının sonuncusunu bitirmek için harcadı. Zaten bana da, umutsuz gözlerle bakarak, 'Bu benim son kitabım olacak' dedi.

Seewald, 16. Benediktus'un, “Ben artık yaşlı bir adamım. Papalığımdan çok fazla beklenti olduğunu sanmıyorum. Bugüne kadar yaptıklarımın yeterli olduğunu düşünüyorum.” dediğini ve haftalar önce görevi bırakma sinyallerini zaten vermiş olduğunu da belirtti.

Seewald, ayrıca Vatikan'da yeri yerinden oynatan ve kamuoyunda “Vatileaks” olarak bilinen, Baş Uşak Paolo Gabriele'nin özel belgeleri dışarıya sızdırmasına ilişkin olayı da değerlendirdiklerini söyleyerek, “Papa bana, bu olayın ardından, ne bir çeşit çaresizliğe düştüğünü ne de evrensel bir acı yaşadığını söyledi. Sadece bir anlam veremediğini belirtti.” dedi.

Papa 16. Benediktus'un istifa kararı ABD vatandaşları arasında da şaşkınlıkla karşılandı. Sokaktaki Amerikalının genel beklentisi genç bir Papa seçilmesi ve uzun süre görevde kalması şeklindeydi.

New York'ta, Papa'nın istifa kararına ilişkin röportaj yapan Anadolu Ajansı muhabiri şöyle yanıtlar aldı:

Görünen o ki, seçilecek kişi 71 yaşında olacak. Muhtemelen aynı süreçten 5 yıl veya daha bir kısa süre sonra yeniden Papa seçeceğiz. Bence 45-50 yaşlarında birisine ihtiyaç var.

"Sanırım herkes için sürpriz oldu. Uzun süredir hiçbir papa istifa etmemişti. Yeni Papa olarak kesinlikle daha genç birini görmek istiyoruz.

Ben Katolik değilim ama bu konuda ilk yapılması gerekenin daha genç birini seçmek olduğunu düşünüyorum. Arkasından gelenlere yol açmasını destekliyorum.

Yeni papanın “siyah” olması gerektiğini düşünen bir Amerikalının görüşleri ise şöyleydi: “Çünkü bu çok güzel bir değişiklik olur. Aynı ABD'nin ilk siyah başkanı gibi olur. Daha önce siyahlara yönelik çok haksızlıklar yapıldı. Şimdi önemli görevlere atanmaları onlara gösterilen saygıyı ifade eder.

Vatikan'da mevcut yasalar, makamın boş olduğunun ilanını (Sede Vacante) takip eden 15. günde, yeni Papa seçimi için Kardinaller Meclisi'nin toplanmasını öngörmektedir. Bu 15 günlük süre bir önceki Papa'nın cenaze töreni ve kardinallerin papalık seçimi için Roma'ya ulaşmaları için kabul edilmiş bir kuraldır. Vatikan Apostolik Kütüphanesi Başkan Yardımcısı Dr. Ambrogio Piazzoni seçimle ilgili verdiği brifingde, “Eğer Papa 16. Benediktus, 28 Şubat saat 19.59'da yeni kurallara karar verirse bu ilk Konklav'da uygulanır.” diyerek, 28 Şubat Perşembe günü yerel saatle 20.00'de görevinden ayrılacak Papa'nın son anda dahi olsa papalık seçimine müdahalede bulunma hakkının olduğuna işaret ederek şu sözleri söyledi: “Roma'da hazır bulunan kardinaller, 15 gün boyunca diğer kardinallerin Roma'ya ulaşmasını beklerler. Bu şu anlama gelebilir ki eğer diğer kardinaller de Roma'da ise beklemeye lüzum yoktur. Seçim gelenek olduğu gibi Vatikan’daki tarihi Sistine Şapeli’nde yapılacaktır.

İstifanın ardından papalık seçiminin yapılacağı Sistine Şapeli’nde hummalı bir hazırlık başladı. Yeni papayı belirleyecek olan Kardinaller Meclisi üyesi din adamlarına ev sahipliği yapacak tarihi Şapel, bu süreçte neredeyse baştan aşağı yenilendi. Papa 16 Benediktus ise halefinin seçilmesi sürecine müdahale etmeyeceğini, ancak ihtiyaç olması durumunda destek olacağını açıkladı.

Yeni papada deneyim, Avrupa'ya yakınlık ve İtalyanca bilgisi gibi koşullar aranması beklenirken, bazıları da yeni papanın Katolik Kilisesi'nin en çok büyüme gösterdiği bölgelerden çıkması gerektiğini savundular. Bugün Dünya’daki Katolik nüfus 1,2 milyar ve bunların yüzde 42'si Latin Amerika'da bulunuyor. Bundan önceki son papa istifası ise 1415'te Papa 12. Gregory'nin istifasıdır. Normal koşullarda bir papalık yalnızca ölüm ve göreve mani ağır hastalık koşullarında sona eriyor.

Vatikan geleneklerine göre Papanın vefatıyla o papanın getirmiş olduğu gelenekler yeni seçilen Papa ile birlikte değişir ve “Papalık” kavramı, merkeziyetçi yapı gereği yeni bir karakter üzerinde vuku bulur. Çünkü Katoliklikte “Papist” (Papacı) yaklaşıma göre “Papa’nın Yanılmazlığı Doktrini” esastır. Bu doktrin Vatikan Sinodu’nun 18 Haziran 1870 tarihli oturumunda karara bağlanmış ve dayanak olarak İncil’den bölümler esas alınmıştır.

16. Benediktus'un görevinden ayrılmasının ardından yapılan seçimde 266. papa olarak seçilen Arjantinli Kardinal Jorge Mario Bergoglio, Gelenek olduğu üzere kendisine hitap edilecek bir Havari ismi olarak “Franciscus”u seçti. Papa Franciscus; hem “Cizvit Tarikatı” mensubu hem de modern çağda Avrupa dışından ve Güney Amerika'dan seçilen ilk papa olması nedeniyle tarihe geçmiştir.

Cizvit Tarikatı’ndan gelen ve bunun bir gereği olarak kilisenin şaşaadan uzak ve sade olması gerektiğini savunan Papa Francesco, havari ismini seçme hikâyesinin perde arkasını şöyle anlattı:

Konklav sırasında (Papalık seçimi), San Paolo eski başpiskoposu Kardinal Humes'le yakın oturuyorduk. Oyların 3'te 2'sinden fazlasını aldığımı görünce Humes bana, 'Fakirleri unutma' diye fısıldadı. Birçoğu bana, gerçekten bir reformcu olacaksam 'Adriano', ya da İsa'nın Askerleri (Cizvit) tarikatını fesheden 14. Clement'ten intikam almak için Clement adını almam gerektiğini söyledi. Ancak ben, fakirliğin ve barışın sembolü olan Assisili Aziz Francesco'nun adını almayı uygun buldum.

Papa 14. Clement 1773 yılında, Cizvit Tarikatı’nın feshedildiğini ve dünyanın her yerinde Roma Kilisesi tarafından onlara tanınmış olan tüm hak ve ayrıcalıkların kaldırıldığını ilan etmişti. Francesco adının, Cizvit Tarikatı’nın kurucularından “Francesco Saverio”dan gelmiş olabileceği de tahmin edilmektedir.

1300 yıldır Avrupa Kıtası’nın dışından ve Latin Amerika'dan ilk kez seçilme özelliği taşıyan Papa Francesco, Papa 16. Benediktus'un, görevinden feragat edeceğini açıkladığı 11 Şubat'tan itibaren Vatikan'da çalışan gazetecilere özel olarak teşekkür etti. Papa Francesco gazetecilere gülümseyerek, “Gerçekten çok çalıştınız” dedi ve “Sizin rolünüz, çağdaş gerçekliği aktarmak adına gerçekten önemli.” vurgusunu da yaptı.

Uluslararası Suriye toplantısına katılmak üzere İtalya’nın başkenti Roma’ya giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Papa 16.Benedict’in istifasının herkes için sürpriz olduğunu söyledi ve “Ümit ediyoruz yeni Papa en kısa zamanda seçilir ve dinler arasında ve özellikle İslamofobiya’ya karşı Müslümanlarla yakın işbirliği içinde olacak bir tavır benimser. Buna Avrupa’da her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Avrupa’da yükselen ırkçılığa ve İslamofobiya’ya karşı Vatikan’ın alacağı tutum bu nedenle önemlidir. Ümit ederiz ki Dünya barışına katkı yapacak bir Papa göreve başlar.” şeklinde konuştu.

Vatikan ve Papalık ile ilgili bu yazımızda son olarak şu tespiti de yapmak istiyoruz: Papa 16. Benedictus’un 27 Kasım/1 Aralık 2006 tarihlerinde Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaret; Dünya’nın her yerinde 30 Kasım’da kutlanan Aziz Andreas Yortusu’na denk gelmişti ve Rum Patrikhanesi’nden “Sayın Papa kilisemizin kuruluş gününü onurlandırdı.” şeklinde bir açıklama yapılmıştı.

Çünkü Rum Patrikhanesi kiliselerinin Aziz (Havari) Andreas tarafından kurulduğunu iddia etmekte ya da varsaymaktadır.

Dünya’da Ekümenik vasfa sahip olan, üç Patrikhane; Roma, İskenderiye ve Antakya’dır. Bu patrikhanelerin Ekümenik kabul edilmelerinin nedeni, bir havari tarafından kurulmuş olmalarıdır. Havari Andrea’nın ise tarihte Türkiye topraklarına hiç gelmemiş olduğu tarihçilerce kabul edilmektedir. Eğer bu kilise, ilk yüzyılda Havari Andreas tarafından kurulmuş olsaydı, o zaman birer havari tarafından kurulan ve ekümenikliği kabul edilen diğer üç kilise arasında bir dördüncü olarak yer alması gerekirdi.

O zaman diliminde küçük bir kasaba olan Bizantium’un sadece bir papazlık olduğu ve Heraklia (Marmara Ereğlisi) Metropolitliği’ne bağlı olduğu, 325 İznik Konsili’nde ise başpiskoposluğa yükseltildiği hakkında çok fazla tarihsel kaynak bulunmaktadır.

Mademki Havari Andreas bu kiliseyi kurdu, o zaman Hıristiyanlar için çok önemli olan, bir anlamda dinin şekillendiği, prensiplerinin kabul edildiği 325 İznik Konsili’nde neden bir patrikhane olarak yer almadığı da sorulabilir.

Papanın ziyareti öncesinde ve sonrasında verilen beyanatlarda, Papanın, Patrikhane’nin kurucusu kabul edilen Havari Andreas Günü için geldiği ve ayini birlikte icra edecekleri ifade edilmişti. İtalyan gazeteciler de bu konuyu papaya soru olarak tevdi ettiler. Papa 16. Benedictus, birçok İtalyan ve yabancı gazetelerde çıkan beyanatında; 30 Kasım’daki ziyaretinde, Dünya’da ve tüm Hıristiyan mezheplerince kutlanan Havari Andreas Yortusu’nu bu kez de İstanbul’da idrak etmenin mutluluğu içinde olduğunu vurgulamıştır.


http://www.21yyte.org/

23 Mart 2013 Cumartesi

BULGARİSTAN’IN YENİ PATRİĞİ NEOFİT



4 Temmuz 1971’den itibaren Bulgar Patriği makamında olan “Maxim” (Marin Naydenov Minkov. Doğumu: 29 Ekim 1914), 6 Kasım 2012’de kalp yetmezliğinden vefat edince, Bulgar Kilisesi’nde seçim telaşı başladı. Patrik Maxim, uzun süredir bir sembol olarak bu makamın başındaydı. Zira hayli yaşlı ve birçok sağlık sorunları olması nedeniyle artık yönetici vasfı yoktu.
 
Patrik Maxim’in bu kadar uzun yaşaması bir anlamda Bulgaristan’daki bazı beklentileri ya da dengeleri alt üst etti deniyordu. 90’lı yıllarda, Metropolit Neofit ve Metropolit Dometyan’ın adları Maxim’in ardından “müstakbel” olarak telaffuz edilen isimlerdi. Bir zaman sonra Dometyan için bu söylem daha da arttı. Zira o dönemde Dometyan’ın Bulgaristan’daki nüfuzu daha fazlaydı. Nitekim aynı dönemde, İstanbul’daki Bulgar Cemaati’nin bir papaza gereksinimi olduğunda, Bulgaristan’daki papazların ekonomik imkânlarından çok daha iyi şartlarla Dometyan’ın kardeşi Milko Topuzliev İstanbul’a tayin edildi. Patrik Maxim sağlık sorunlarına rağmen ve bu sorunlardan ötürü kendisine yapılan istifa ya da makamdan çekilme telkinlerine/baskılarına hiç dikkate almayarak görevde kalmaya devam etti. 

Patrik Maxim’im 98 yaşına kadar bu makamda olmasından ötürü, halefinin kim olacağı hakkındaki beklentileri de değiştirdi. Dometyan ile Neofit’in adları halef olarak telaffuz edilmemeye başladı. 

Bulgaristan’ın komünistlikten demokrasiye geçtiği dönemde büyük bürokratik sıkıntılar yaşanmış, Komünist Parti zamanında kurulan Bulgaristan Diyanet İşleri Müdürlüğü de demokratikleşen rejime etkisiz ve basiretsiz bir başlangıç sergilemişti. 1990’da, ülkenin sorunları arasında Bulgar Patriği Maksim’in komünist yönetimin adamı olmak, yasal bir şekilde seçilmemiş -komünistler tarafından bu göreve getirilmiş- olması da gösterildi. Ve Patrik ile 12 metropolitten oluşan Bulgar Kilisesi Sen Sinodu’nda komünist dönemde “Bulgar İstihbarat Teşkilatı” olan “DS”nin 11 ajanı bulunduğu açıklandı. Patrik Maxim, kendisi aleyhine sürdürülen tüm karşı propagandalara rağmen, 98 yaşında vefat edene kadar makamında kaldı. 

O süreçte, SDS hükümeti vaatlerde bulunarak, çok sayıda kilise mensubu ile anlaştı ve bir Sen Sinod daha kuruldu. Başına da 4 Temmuz 1996 tarihinde yapılan bir seçimle Metropolit Pimen getirildi. Bu suretle Bulgaristan’daki her bölgede, Patrik Maksim’e bağlı olanlar ve Pimen’e bağlı olanlar şeklinde metropolitlikler kuruldu, iki başlı bir yönetim başladı. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgiyi bu sitede bulunan “Bulgar Patriği Maxim’in Ölümü Öncesi ve Beklenenler” adlı makalemizde bulabilirsiniz.) 

Maxim’in vefatının ardından Sen Sinod üyeleri arasında evvelâ genç bir metropoliti patrik seçmek ve bu suretle uzun süre Bulgaristan’da patrik sorunu olmaması beklentisi yayıldı. Ama bu tür seçimlerde çok büyük entrikaların ve kulislerin yapıldığını ve dengelerin kimin lehine değişeceğini öngörmek mümkün değildir. Nitekim de öyle oldu… 

Bulgaristan Patriği, sıfat olarak aynı anda Sofya Metropoliti ünvanını da sahiptir. Patrik Maxim’in vefatının ardından boşalan bu yere geçici olarak “Plovdiv (Filibe) Metropoliti Nikolay” getirildi. Bulgaristan Kilise Kanonları’na göre, 7 gün içinde Sen Sinod Başkan Vekili’nin ve 4 ay içinde ise yeni patriğin seçilmesi gerekiyor. Bu işlemler için ise Sen Sinod’un başına “Tırnovo Metropoliti Grigoriy” getirildi. Yapılan yoklamaklarda, muhtemel yeni patrik olarak adaylar arasında Plovdiv Metropoliti Nikolay’ın adı geçmeye başladı. Fakat yine düşünüldüğü gibi olmadı… Bulgar haber ajanslarında; 4 Şubat’ta yeni patrik seçiminin 24 Şubat’ta yapılacağının haberleri yer alırken, Maxim’in ölümünün ardından halefin kim olabileceği şeklindeki yorumlara yer vermedikleri görüldü. 

Bulgaristan Patrikliği için 15 Yüksek Sinod Üyesi (Metropolitler) arasından seçim için sürpriz olarak 90’lı yıllarda adı sıkça geçen “Rusçuk Metropoliti Neofit”, “Loveç Metropoliti Gavriil”, “Eski Zagra Metropoliti Galaktion” aday oldular. 

138 ruhani delege yeni patrik seçimi için oy kullandı ve seçimin ilk turunda yeterli oyu alamayan Eski Zagra Metropoliti Galaktion elendi. İkinci turda ise 90 oy olan Rusçuk Metropoliti 68 yaşındaki Neofit bu suretle Bulgaristan’ın yeni patriği oldu. Seçim sonucu Varna Metropoliti Kiril tarafından açıklandı ve seçimlerin hemen ardından Aleksandar Nevski Kilisesi’nde göreve başlama ayini düzenlendi. Ayine Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev, Bulgaristan eski Kralı ve eski Başbakanı 2. Simeon da katıldı.  

Neofit, 15 Ekim 1945 tarihinde Sofya’da Simeon Nikolov Dimitrov adı ile Dünya’ya gelmiştir. 1959 yılında orta eğitimini tamamladıktan sonra Sofya Ruhban Okuluna girdi, 1965’te mezun oldu. 1967’de Sofya Sveti Kliment Ohridski İlahiyat Akademisi’ne girdi, buradan da 1971’de mezun olduktan sonra Moskova İlahiyat Akademisi’nin İlahi Söyleme kürsüsünde 2 yıl ihtisas yaptı.  

1975 yılından sonra Neofit, Sofya Ruhani Korosu’nun şefliğini yaptı, 15 Temmuz 1977’den 1980 yılının sonuna kadar ise Sofya İlahiyat Akademisi’nde Doğu Kilisesi’ne özgü ilahi sanatı ve ibadet uygulaması derslerini vermeye başladı. Bu dönem içinde 21 Kasım 1977’de Sofya’nın Sveti Nedelya Kilisesi’nde Patrik Maksim tarafından arhimandrit tayin edildi. Piskopos ünvanını ise 1985’te Sveti Aleksandır Nevski Katedrali’nde aldı. 4 yıl sonra, Sofya Sveti Kliment Ohridski İlahiyat Akademisi’nin rektörü, 1991’de de Sofya Sveti Kliment Ohridski Üniversitesi bünyesinde yeniden kurulan İlahiyat Fakültesi’nin dekanı görevine tayin edildi. Ardından Sen Sinod’un genel sekreteri ve Sveti Aleksandır Nevski Patrikhane Katedrali’nin ruhban şurasının başkanlığına seçildi. 1994’te ise Dorostol ve Çerven Metropolitliği’ne, 17 Aralık 2001 tarihinde Dorostol-Çerven Metropolitliği Ruse (Rusçuk) ve Dorostol metropolitlikleri diye ikiye ayrıldıktan sonra, Ruse Metropoliti ve yenilenen Dorostol Metropolitliği’nin vekili oldu.  

1994 yılında Rum Patriği Bartholomeos’un, Bulgar Cemaati’nde kullanılan dini belgelerin Rumcalaştırılmasını istemesinin ardından büyük bir sorun ortaya çıkmış ve 1996’da tarafımızdan Fatih 3. Asliye ceza mahkemesinde açılan bir dava ile sonuçlanmıştı. Bu konuda bu sitede yazdığımız eski makalelerimizde ve “Patrikhane ile Mücadelem – Bulgar Eksarhlığı Vakfı’nda 15 Yıl” adlı kitabımızda birçok ayrıntılar bulunmaktadır. 

Yeni patriğin eğitiminin bir kısmını Rusya’da yapmış olmasından ötürü Rus Kilisesi’ne yakın olduğu şeklinde Bulgar medyasında yapılan yorumların gerçeği yansıtmadığını söylemek mümkündür. Kitabımızda çok ayrıntılı bir şekilde bu süreci irdeledik (656 Sayfa, 220 belge ve 110 görsel) ve Bulgaristan Patrikhanesi ile Bulgar Kiliseleri Vakfı arasındaki tüm yazışmaların belgelerini koyduk. Yıllarca süren mücadelemizde sık sık Neofit ile de görüştük. Ancak o süreçte, şimdiki Bulgar Patriği Neofit’in, Türkiye’de yaşayan ve Türk vatandaşları olan, Bulgar Ortodoks Cemaati’nin yanında gerektiği gibi yer almadığını söyleyebiliriz…