6 Şubat 2014 Perşembe

GAYRİMÜSLİMLERİN TÜZEL KİŞİLİKLERİ: "SORUNLAR VE HAKLAR" 2. KONFERANSI


30 Ocak’ta Gayrimüslimlerin Tüzel Kişilikleri: "Sorunlar Ve Haklar" 2. Konferansı, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Cemaat Vakıfları Temsilci Ofisi ortaklığı ve Venedik Komisyonu katkılarıyla, Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü, Mahkeme Salonu’nda gerçekleştirildi.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü adına izlediğimiz bu konferanstaki katılımcıların yaptığı konuşmalardan bir kısmını (özetle ve) yorum yapmadan sunum sıralamasına göre burada paylaşıyoruz.

Açılış Konuşmaları:

Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turgut Tarhanlı

Lozan’dan doğan hukuki eşitlik Türkiye açısından tartışmalıdır. Son 10 yılda ise daha çok sorun olan bu tüzel kişilik sorunlarını bugün tartışacağız. Azınlıklara Lozan’da verilen izinler uygulamada sağlanamamıştır. Türkiye Gayrimüslim azınlıkların haklarını tanımada negatif durumdadır. Bu bağlamda; bugün 37/45 maddeler, uygulamasında insan hakları açısından tartışmalıdır çünkü bu maddeler o günün şartlarına göre hazırlanmıştır. 1923’ten sonra uluslararası hukuk çok ileri gitti ama Türkiye şu anda bu hususlarda hayli geri kalmıştır. AB ve Avrupa Birliği Konseyi kararları referans alınmamaktadır. BM uygulama ve standartları ile AİHM kararları özellikle 9. Madde ki bu din ve vicdan ile ilgilidir uygulanmalıdır. 9 ve 11 aralarında elzem bir bağ kurularak uygulanmalıdır. Aslında 9 ve 11 bize Lozan hükümlerinin nasıl uygulanmasını da gösteriyor ancak bizde kötü bir hukuki hafıza bulunmakta. 70’li yıllarda Yargıtay Hukuk Kurulu’nun yorumu o tarihten sonra azınlıkların dini kurumlarının taşınmaz mal edinmelerini kısıtlamıştır. Mazideki olumsuz hususları hatırlamamamız ve düzeltmemiz için ne yapmamız gerekir? Bu konferans işte bu amaçla tertiplenmektedir.

AB Bakanlığı Bakan Yardımcısı Dr. Alaattin Büyükkaya

Sevgi, saygı ve hoşgörü Osmanlının Balkanlardaki en büyük izidir. Bugün Dünya’da son 80 yılda dillerini unutmuş, unutturulmuş çok coğrafya var. Oysaki Osmanlının coğrafyasında bulunan tüm etnik unsurların din, inanç ve özellikle dil sorunları olmamıştır. Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın katkılarıyla 2010 yılında çıkartılan genelge ile Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından azınlıklara iade edilen taşınmazlar, yaklaşık 2.5 Milyar Euro’dur. Büyükada Yetimhanesi de bu süreçte Fener Rum Patrikhanesi’ne iade edilmiştir. Sümela ve Akdamar’da ibadet için verilen izinler, Diyarbakır Surp Griogorios Kilisesi bu konuda Türkiye’nin sağladığı önemli adımlardır. Lozan ise herkese yönelik olmalı, bir tarafa negatif, bir tarafa pozitif hak sağlamamalıdır. Mesela biz bu adımları atarken Atina’da şu anda bir cami yok! Selanik’te mezarlık yok! İnsanlar merhumlarını gömmek için Batı Trakya’ya gitmek zorundadır.

Biz Türkiye olarak kendi vatandaşlarımıza her türlü hakkı vermeliyiz ki bunu sağlıyoruz. Ama kendi hukukumuzu sorgularken diğer insanların da hukukunu sorgulayın. Dışarıdaki Türklere AB normuna uymayan çok şey yapılıyor, bunlar için de gayret gösteriniz. Burada Sümela açılırken orada Lozan’a taraf ülkeler ne yapıyor? Mesela Müftü seçimine yapılan engeller! Mesela Türk adlarının kullanılamaması! Bunları da gündeme getiriniz.

Biz Türkiye olarak AB’ye hazırız ama bakın elli yıl oldu sürekli bize zorluk çıkartılıyor. Açın fasılları gerekeni yapalım diyoruz. Bizden çok geriden gelen ülkeler AB üyesi oldular. Bakın Hırvatistan da AB üyesi oldu. Fakat bazı fasıllarla ilgili eğitimi biz onlara verdik. 1963-2014 biz hâlâ bekliyoruz! Bu kabul edilemez bir durumdur! Azınlık hakları diyorsunuz ama biz tüm vatandaşlarımızın refahı için zaten gayret içindeyiz. Madem Atina’da cami yok! Orada da lobi yapınız ki azınlık hakları tek taraflı olmasın, bunlar da söylenmeli ki adil olunsun. Bu toplantı bir ihtiyaçtır ama kazanımlar karşılıklı olmalıdır.

Cemaat Vakıfları Temsilcisi Laki Vingas 

13 Mayıs 2013’te ilki yapılan ve azınlıklar için çıkış yolları aradıkları bu toplantıyı tekrarlamaktan hoşnut olduğunu ifade etti. Çok hızlı gelişen ülke gündeminde önemli bir ihtiyaç olan dini özgürlükler için Venedik Komisyonu standartlarına uyulması gerektiğini vurguladı.

1. Oturum Gayrimüslim Cemaatler: Tarih, Toplum Ve Hukuk 

Prof. Dr. Arus Yumul - Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi “Temsil, Karşı temsil ve Gayrimüslimler” 

Gayrimüslim teriminin ayrıştırıcılığı hakkında konuştu Gayrimüslim teriminin Müslüman teriminin karşıtı olmadığını ve aşağılayıcı bir mana ifade ettiğini söyledi. Türkiye’nin 19 Y.Y.dan bugüne asimilasyon tutumu içinde olduğunu, Türkiye’deki Gayrimüslim düşmanlığını; vatanın bölünmez bütünlüğünün teminatı olarak kabul edildiğini söyledi. Türkiye’de birine “Ermeni” ya da “Ermeni Dölü” denmesinin çok büyük bir hakaret olarak kabul edildiğini, Türklerin Ermeniler ve diğer azınlıkları misafir olarak gördüğünü ve “Misafir ev sahibine müteşekkir olmalıdır” görüşünün bulunduğunu ve bazı Türklerin “Benim Ermeni arkadaşım da var” şeklindeki söylemlerini bir hakaret olarak kabul ettiğini belirtti. Sonra sosyal medyadan örnekler vererek; Ekşi Sözlük, Kötü Sözlük Uludağ Sözlük, Uykusuz Sözlük, Santral Sözlükten topladığı Ermeni karşıtı cümleleri ardı ardına ironi de yaparak Türkiye’deki Ermeni düşmanlığını eleştirdi.

Prof.Dr. Elçin Macar - Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi “Tüzel Kişilik Meselesi ve Ruhani Kurumların Geçmiş Deneyimi” 

Gayrimüslimlerin sıkıntılarında tüzel kişilik sorunları birinci husustur. Osmanlı döneminde bunun Babıali tanımlamıştı ve hiçbir sorun yaşanmıyordu ama Türkiye Cumhuriyeti bunu tanımlamaktan daima kaçınmış ve konjektüre göre davranmayı tercih etmiştir. Söylemde herkes eşittir denmekle birlikte uygulamada bu daima zıttı oldu ve Gayrimüslimler ulusun dışında kaldılar böylece Devletle ilişkilerinde zor anlar yaşadılar. Rum Patrikhanesi’nin kabul edilmeyen tüzel kişiliği ve Ekümenik vasfını Dünya tanımaktadır ama bizde “başpapaz” olarak kabul edilmektedir. Tüzel kişiliği olsaydı tabi ki başpapaz denemezdi ve Ruhban Okulu için de muhatap olarak dava açılabilirdi. 2007’de Yargıtay tarafından verilen bir kararla, yüksek mahkemenin hiç de görevi olmadığı halde Patrikhane’nin Ekümenik olmadığına hukuksal bir karar verilmiştir ve bu abesle iştigal demektir.

2. Oturum Azınlık Politikaları Işığında Tüzel Kişiliğin Önemi 

Laki Vingas - Cemaat Vakıfları Temsilcisi “Gayrimüslim Azınlıkların Temsili ve Tüzel Kişilik Eksikliği” 

Bu akademik çalışmalar bir başlangıçtır ve daha da devam edeceğiz. Ben 2008’de ve 2011’de bu göreve seçildim. Bu mesuliyetli bir görevdir ve bunu ifa etmeye çalışıyoruz, karşılıklı tartışarak sorunları çözmek için gayret ediyoruz. Tüzel kişilik olarak görülmüyoruz ama bir yandan da Devlet seçimleri takip ediyor. Bu seçimler 15/20 yıl arayla olunca tabi ki bir anlam ifade etmiyor ve seçim disiplinsizliği de yaratıyor. Bu yoruma açık seçimlerde kargaşa ve husumetler çıkıyor. Bu aksamalar da hizmetlerde inkitaya neden oluyor. Bu belirsizliği gidermek için bir ana statüye gerek var. Örgütlenme hakkımız olmalıdır. Bu nedenlerle Gayrimüslim cemaatlerin yapısı negatif gelişmektedir. 100 sene evvelki örgütlenme biçimini beklemek mutlaka doğru değildir ve Rum vakıfları süratle birleştirilmelidir. Fermanların devamıyla bu iş yürümez teori ve uygulamada amacım sıkıntılara dikkat çekmektir. 60 kadar mazbut vakfımız var. Devlet bu durumlarda mazbut İslam vakıflarına göre davranıyor. Mazbutaya alınan vakıflarda Devlet restorasyon yapmışsa bile cemaatin söz hakları yok olmamalıdır.

Dr. Adnan Ertem - Vakıflar Genel Müdürü “Cemaat Kurumlarının Osmanlı’dan Günümüze Yapılandırılması, Tüzel Kişilikler ve Mülkiyet Hakları” 

Bugün buradaki konuşmamda size iki farklı kimlikle hitap edeceğim. Konuşmamı bir akademisyen sıfatıyla yapmak istiyorum ancak mevzuat ile ilgili bir sorunuz olursa bu kez de size vakıflar Genel Müdürü olarak hitap ederim.

1935’teki Vakıflar Kanunu ülkemizde bu konuda bir milattır. Kamuoyunda bu kanun beyannamelerin verildiği yıl olan 1936 olarak bilinir ve “36 Beyannamesi” olarak tanımlanır. 1936’da Türkiye Cumhuriyeti azınlık vakıflarına pozitif anlamda bir yapı sağlamıştır. Burada şu an konuştuğumuz dini maksatlı cemaat vakıflarını yeni vakıflarla karıştırmamak gerekir. Bu vakıflar tarihsel bir süreç ve bu süreçten gelen taşınmazları ve dini hizmet verdikleri bir cemaatle birlikte tanımlanırlar ve Türkiye’nin bu vakıflara sağladığı haklar; kuruluş belgelerindeki ya da fermanlarındaki amaçların dışına çıkamaz. Bunlar dini vakıflardır ve en başta da ticari faaliyet yapamazlar. Aslında Türkiye’nin de bu vakıflara sağlayacağı imkânlar; dini ya da kendi kültürel hizmetleri için gereken sınırları aşamaz. Fakat biraz evvel değindiğim gibi ülkemizde bu iştigal alanları dışında vakıf kurmak Anayasal bir haktır. Her türlü yardım ve kültür amacıyla vakıf kurabilirsiniz. Musevilerin 500. Yıl Vakfı’nı bu konuda örnek olarak gösterebilirim. Ama Lozan’ın verdiği ayrıcalıklı statü sadece kilise, mezarlık ve hayratları ile sınırlıdır.  Bu statüyü yaşattığına inanılan vakıflar faal diğerleri ise mazbuttur. Mazbut vakıflardan olup restorasyonunu yaptığımız taşınmazlar vardır ki bunları restorasyonu tamamladıktan sonra faydalanma açısından kendilerine bırakmak niyetindeyiz. Hakların kısıtlanması noktasında mütekabiliyeti dikkate almadan yaptıklarımız ortadadır. Buna rağmen yapılan birçok tenkidin ise haksızlık olduğu kanaatindeyim.

3. Oturum Uygulamada Hukuk Ve Politika 

Av. Ali Elbeyoğlu “Patrikhanelerin Tüzel Kişiliklerinin Olmamasının Yol Açtığı Hak Arama ve Mülkiyet Sorunları” 

Patriklerin TC olmaması onları yok saymaktır. Bu da işlerini muvazaalı yapmalarına neden olmaktadır. Sansaryan Han evvelâ Ermeni Patrikliği tarafından yönetildi sonra elden çıktı ve İl Özel İdaresi’ne geçti. Tüm bu süreçte, tüzel kişilik var gibi de davranılmıştır. Tüzel kişilik idari yargıda çok önemlidir. Sansaryan Han davasında Devlet Ermeni Patrikliğini çok zararlı bir hasım olarak sayarak işlem yapmıştır. Sansaryan Han; Emniyet Müdürlüğü olduğu süre içinde bilindiği gibi işkence merkezi olmuştur. Şu anda gelinen iade edilmesi noktası ise malumun ilânıdır. Bu ülkede Kürt ve Aleviler de yıllarca yok sayılmışlardır. Başörtüsüne yapılan baskı da yakında hallolan bir başka husustur. Geçtiğimiz sürede Türkiye’de en az ilerleme sağlanan husus ise azınlık haklarıdır. Bir köy derneğinin bile tüzel kişiliğinin var olduğu bu ülkede patrikhanelerin tüzel kişiliği yoktur.

Av. Setrak Davuthan “Cemaat Vakıflarının Tüzel Kişilikleri” 

Osmanlı’da hükmü şahsiyet mevhumu vardı ve o günkü mevzuat gereği tapular “namı müstear” olarak ya bir aziz ya da bir saygıdeğer kişi adına tescil edilmekteydi. Bu kurumlar Osmanlı Hayri kurumları olarak sayıldılar. Patrikler millet başıydılar. Osmanlı’dan gelen bu vakıflar için 1935’te İsviçre’den gelen bir heyet ile birlikte Vakıflar Kanunu hazırlandı. Bugünkü sorunlar bu dini kurumların Vakıflar Kanunu çerçevesinde olmasındandır. 1935’te bu kurumlar vakıf olarak tanımlandılar. İsviçre’den gelenin heyetin başkanı Hans Leman bugün yaşananları öngörseydi Vakıflar Kanunu’na açıklık getirirdi. Ben bu yasayı tenkit ediyorum. Kullanım, 36 beyannamesinin uygulanması, süre, idarenin temsili ve seçim sistemi ile ilgili büyük sorunlar vardır. Günümüzdeki tek gelişme seçim esnasının polisin gözetiminden alınarak Dernekler Müdürlüğü’ne aktarılmasıdır.

Av. Ester Zonana “Cemaatlerin Tüzel Kişilikleri” 

Cemaatler Osmanlı’da millet sistemi ile yönetilmekteydiler. Sonra nizamnamelere geçildi. Eskiden dini reisler kabul edilirdi, Islahat’tan sonra seçimler başladı. 1935’te taşınmazlar liste olarak istendi ve sonra vakıf olarak kabul edildiler. Medya antisemitik davranarak halkı Hahamlığa karşı kinlendirmiştir. Eskiden haham delegelerle seçiliyordu. Şimdi ise seçimden sonra seçim kurulunu dağıtan bir uygulama var. Bir sorun olduğunda süratle organize olunamıyor.

Foti Benlisoy “Ekümenik Patrikhanenin Tüzel Kişilik Meselesi” 

Bu gün burada çok detaylı açıklamalar yapıldı. Egemen bir Devlet olan Türkiye’de evvelâ zihniyet dünyamızı düzelmeliyiz. 2007’de Yargıtay’ın Patrikhane’nin Ekümenikliği açısından vermiş olduğu bir karar bir rezalettir. Azınlıklara burada yabancı denmektedir ve halkın algısına göre kötüdürler ve tehdittirler. Rum Patrikliği’nin Ekümeniklik ve tüzel kişilik sorunları büyük sorunlardır Bir ruhani reisliğin tüzel kişilik sayılmamasın anlamak güçtür. Aziz Nesin’in dediğine göre; “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz”. Anlayacağınız, Devletin işine geldiğinde yaşar işine gelmediğinde yaşamaz.

Devlet bu argümanı; “Zaten cemaat vakıfları var sen neden tüzel kişilik olasın?” şeklinde algılamayı tercih ediyor. Diyanet bir yandan bu ülkenin vergilerinden ayrılan bütçe ile örgütlenirken diğer yandan bir başka dini reislik, tüzel kişilik dahi sayılmıyor. Bu bir din özgürlüğü ihlalidir, çoğulcu demokrasiye aykırıdır. Aslında Büyükada Yetimhanesi’nin tapusunun verilmesi ile tüzel kişilik resen tanınmıştır ama sadece orada kalmıştır. Ruhani bir kurum olan Patrikhane’nin kurumsal açıdan tüzel kişiliği ve dini açıdan Ekümenik ünvanı kabul edilmiyor. Esas bu kabul edilemez bir durumdur. Tüzel kişiliğin tanınması için yasal uygulamalar gerekiyor. Diğer Gayrimüslim toplulukların da örgütlenmesi için tüzel kişilik sorunları vardır. Gayrimüslim toplulukların içişlerinde özgür olması gerekir ama bizde bu böyle değildir. Yeni bir yapı ve düzenleme gerekiyor. Bu mesele demokrasi ve çoğulculukla ilgilidir.

4. Oturum Gayrimüslim Tüzel Kişilikler Ve Hukuk 

Prof. Dr. Ergun Özbudun - Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi “Venedik Komisyonu Raporu Işığında İnanç Gruplarının Tüzel Kişiliği İle İlgili Sorunlar" 

Venedik Komisyonu’nun 2010 tarihli raporu bugünkü konferanstaki ana konumdur. Bu rapor çok güzel hazırlanmış ve oybirliği ile kabul edilmiştir. Rapor; Türkiye’deki dini cemiyetlerin statüleri ile Ekümenik Patrikhane’nin durumuna ayrıntılı olarak bakmaktadır. Bu rapor; bir talep üzerine AB Parlamentosu Asamblesinin İzlemene Komisyonu’nun talebi ile hazırlanmış olup, tüzel kişilik ve Ekümenik sıfat ile ilgilidir. Heybeliada Ruhban Okulu talepte özel olarak yer almadığı için bu husus kısa olarak yer almaktadır.

AB standartlarının temel metinleri ve sözleşmenin din ve vicdan ile ilgili 9. Maddesi; din özgürlüğünün salt bireylerin değil kolektif bir olgu olduğunu belirtir. Din özgürlüğünün temel unsuru ise örgütlenme ve örgütlenme hakkıdır. Komisyon bu konuda standart bir uygulama olmadığını ve bazı ülkelerde “Devlet Kilisesi” mantığını ortaya koymaktadır. Örneğin Almanya’da kilise; kamu hukuku ile çalışır. Fransa; inanç dernekleri diyebileceğimiz bir yöntemi benimsemiştir. Yani AB ülkelerinde bu konuda standart ve özel bir düzenleme yoktur. Türkiye’de azınlık cemaatlerinin tüzel kişiliklerinin olmaması pratikte sorunlar yaratmıştır. Bunlar; hukuk, mülkiyet meseleleri, iş ilişkisi ile bağlı olarak da olmayan tüzel kişiliğin personelinin SGK sorunları… Avrupa’da Fransız sistemi olan inanç dernekleri bence en iyisidir. Türkiye’de bu sorunlar nasıl aşılabileceğinin uygulanabirliği araştırılmalıdır. Burada Türkiye’nin laikliğinin özelliği işleri zorlaştırmaktadır. Mesela Norveç’te diyanetin işlemesi bize benzer ama bizdeki gibi iktidarın dayatmacılığı yoktur. Gayrimüslimlere eğer özel haklar verirsek “Marjinal Müslüman gruplar da bunu ister mi?” endişesi de bir yandan vardır. Mesele sadece bir hukuk tekniği sorunu değildir. Gayrimüslimleri yabancı ve düşman gören ciddi bir zihniyetin de değişimine ihtiyaç bulunmaktadır. Ekümeniklik sorunu; Türkiye’yi ilgilendirmez ve Devletin bu konuda müdahalesi olmamalıdır. Devletin hiçbir resmi kurumu bu hususa karışmamalıdır.

Halki (Heybeliada Ruhban Okulu); Osmanlı’da ve tek parti döneminde var olmuş bir kurumdur. 1971’de kapatılması ise Türkiye’nin resmen bir ayıbıdır. Bu suretle insanların din adamı yetiştirme hakları ellerinden alınmamalıdır. Bu güne kadar açılması ya da hiç kapanmaması gerekirdi. Bunu Batı Trakya ile mütekabiliyet çerçevesinde değerlendirmek ise kabul edilemez bir durumdur ve hiçbir medeni ülke bunu yapmaz.

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi – İstanbul Üniversitesi, Okan Üniversitesi ve İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakülteleri Öğretim Üyesi “Hukuk Devleti İlkeleri Işığında Cemaat Tüzel Kişilikleri” 

Allah’ın emri mutlaktır kâfir demek de günahtır. Hz. İsa’nın dediği gibi ölüm günü önemlidir. İnsanların mutluluğu için inanç özgürlüğü önemlidir. Böylece tüzel kişilikten çıkıp yabancılara ayırım yapmaya hakkımız yoktur. Evrensel temel hukukun 3 temel ilkesi vardır. Eşitlik İlkesi, Hakkaniyet İlkesi ve Namuslu Yaşamak İlkesi ya da dürüstlük…

Tüm dinlerde temel unsur sevgidir. İlahi sevgiyi insanlar değiştiremez. Hukukun ana kaynağı da sevgidir. Evrensel hukuk da sevgiye dayanır. Hangi din inancından olursa olunsun eşit insanlık tanınmalıdır. Buna uymayanlara insan dememek gerekir. Hz. İsa’nın sözleri de Rab’ın sözleridir. Kuran’ı Kerim’de de çeşitli ayetlerde sevgiyi bulabilirsiniz. Hukuk insanların ayrımcılık yapmaması için icat edilmiştir. Biz tarikatları kapattık. Tüzel kişilik tarikatlarda yoktu ve önemsizdi. Bizde de bu bir engel olmamalıdır. Zaten son kanun da rezalettir. AB uyum süreci başlamadan önce bir hamle ile kayıt düzeltme davaları açıldı. Bundan sonra taşınmazlar için evvelâ güvenlik kurumlarından sonra da vakıflar Genel Müdürlüğü’nden izin almak gerekiyor. Ya da Jitem’den Mit’ten de izin almak mı lazım?

Katolik vakıflarına da yapılan haksızlıklar önlenmelidir. AKP son kanunla makyaj bir düzenleme yapmıştır. Yapılan için “Evet ama yetmez” diyorum. Ekümeniklik ise bizi ilgilendirmez. Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılmış olması zaten Lozan’a aykırıdır. Maalesef biz azınlık haklarında Osmanlı’dan sonra geriye gittik. Lozan’dan sonra din haklarında çok daha geriye gittik. Lozan’dan sonra bir müddet haklara riayet ettik ama sonra felaketler başladı.

Gayrimüslim kelimesinden Arapça bilenler çok rahatsızdır. Bu kelime ile azınlıklara Arapçaya göre dinsiz demekle aynı olan bir sıfatlama yapılıyor. Azınlıklara tanınmayan haklar insanlık ayıbıdır. Çifte ölçütlülükten kaçınmak gereklidir. Bu işleri düzeltmek için mutlaka bir üst kurul kurulmalıdır.

Yazarın Notu: Bu konferansı baştan sona kadar izledik, ayrıntılı olarak not aldık ve kayıt yaptık. Bu yazımızın başında da belirttiğimiz gibi konuşmacıların bir kısmının söylemlerini özetle ya da satır başlarını vererek sunum sıralamasına göre paylaşıyoruz. Bu söylemleri hiç yorum katmadan verdiğimizi de özellikle belirtmek isteriz.

Süryani Kadim Kilisesi Patrik Vekili Yusuf Sağ ilk oturumun sonuna doğru konuşmacıların önüne gelerek beklemeye başladı ve sunumlar bitince mikrofonu alarak şu şekilde konuştu: “Neden burada Süryaniler temsil edilmiyor? Biz de Türkiye’de yerleşik çok eski bir toplumuz. 3500 yıllık İbrahim’in dilini konuşuyoruz. Biz Aremice ve Arapça biliriz. Gayrimüslim demek çok yanlıştır. Gayrimüslim Arapçada dinsiz demektir. Neden burada farklı inanç sahipleri denmiyor? Konferansın ilerleyen kısımlarında hatırlanmayı bekliyoruz.”

Süryani Ortodoks Kilisesi Metropoliti Yusuf Çetin ise sonraki oturumun öncesinde kürsüye çıktı ve Süryani Kadim Kilisesi Patrik Vekili Yusuf Sağ’ın konuşmasına benzer bir şekilde; 3500 yıllık bir topluluk olduklarını, hiç bir zaman Devlete sorun çıkaran bir cemaat olmadıklarını. Hz. İsa’nın dili olan Aramiceyi devam ettiren ve Arapça da bilen inançlı bir topluluk olduklarını, Gayrimüslim söyleminin Arapçada “dinsiz” anlamına geldiğini. Mesele azınlık sorunları olduğunda neden dışlandıklarını dile getirdi.




4 Şubat 2014 Salı

100. YILINDA BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE BALKANLAR


I. Dünya Savaşı’nın 100. yılındayız ve AB baskılasa da Balkanlar’daki gerilimli hat kendini yine belli ediyor. Bu makalede, 1. Dünya Savaşı’nın Osmanlı topraklarının paylaşımı savaşı olduğu ve Balkan Savaşları’nın da büyük savaşı tetiklediği yaklaşımıyla 100 yıl öncesi irdelenecektir. Anadolu; mitolojik tanrıların vatanı, Hıristiyanlık Tarihi açısından ise başta Aziz Pavlus’un misyon yolculuklarının güzergâhı olması sebebiyle dinsel ve coğrafi açıdan Hıristiyan devletlerce daima önemli olmuştu. Dinî açıdan olduğu kadar başta Boğazlar olmak üzere Türkiye’nin coğrafi konumu ve bereketli toprakları ise emperyalist devletlerce ele geçirilmek istenmekteydi.

Bu durum; evvelâ Balkan sonra da 1. Dünya Savaşı’nı yaratan faktörlerde Türkiye’yi de önemli kılar. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri ile Rusya’nın bu tarihsel süreçlerde zaman zaman düşman, zaman zaman ise müttefik olmalarının odağında hep Osmanlı karşıtlığı yatar.

24 Ekim 1909’da Rusya ile İtalya’nın yaptığı Racconigi Anlaşması, Boğazlar ve Trablusgarp’da karşılıklı menfaatlerini korumak amacını taşımaktaydı. Anlaşma, İtalya’nın, Trablusgarp ve Bingazi’de yaşayan İtalyanlara kötü muamele yapıldığı bahanesiyle 28 Eylül 1911’de Trablusgarp, Derne, Tobruk ve Bingazi’ye asker çıkarması sürecini de başlatmıştır. Osmanlı Devleti’nin Afrika’da kalan son toprağı olan Trablusgarp, İtalya’ya yakınlığı nedeniyle cazip bir coğrafyaydı. Trablusgarp aynı zamanda zayıf devletlerin yer aldığı Afrika’nın yolunu da İtalya’ya açabilirdi. 19. yüzyılın ortalarında İtalya da Almanya gibi güçlü bir devlet konumuna ulaşmıştı.  Ancak diğer sömürgeci emperyalist devletler kadar güçlü olmadığından zengin kaynakları olan coğrafyaları değil zayıf devletleri hedefine alıyordu.

Rusların Balkanlara yönelmesinde, Racconigi Anlaşması’nın imzalanmasını sağlayan Rus diplomatı Kont Aleksandır Petroviç İzvolski önemli rol oynamıştır. Bu diplomat, Rus gemilerinin Türk boğazlarından geçiş hakkı elde etmesi için Moravya’da (15 Eylül 1908) Avusturya ile sözlü bir anlaşma sağladı. Bu anlaşma, Avusturya’nın Bosna’yı ilhakının (7 Ekim 1908) Rusya tarafından desteklenmesini de içermekteydi. Ancak Avusturya, Bosna’yı ilhak etmesinin ardından Boğazlar’ın açılması için Ruslara söz verdiği desteği sağlamadı.

Avusturya’nın Bosna’yı ilhakı Avrupa’daki dengeleri bozan en önemli faktördür. Bu süreç Balkan Savaşları’nın başlamasını da tetiklemiştir. 

Balkanlar gibi çok sayıda ulusu barındıran bir coğrafyada, 1789 Fransız İhtilali’ni müteakip ulusçuluk faaliyetleri artmıştı. Balkanlar’daki isyanlar sebebiyle zaten zor durumda olan Osmanlı’nın aynı zamanda Trablusgarp ve Bingazi’de savaşma imkânı yoktu. Bu nedenle İtalya’nın işgali karşısında büyük devletlerden savaşı durdurmak için arabuluculuk yapmalarını istedi. Ancak bu devletler tarafsızlıklarını ilân edince Osmanlı Devleti ve İtalya karşı karşıya kaldı. Osmanlı’nın Trablusgarp’ta çok az askeri vardı ve Balkan isyanları nedeniyle hazırlıklarını tamamlayamamıştı. İngiltere’nin ise Mısır’da tarafsızlığını ilân etmesi karadan bağlantının kesilmesine neden oldu. Osmanlı deniz gücü ise yetersizdi ve denizden de destek sağlanamadı. Buna rağmen Mustafa Kemal ve Enver Paşa gibi bazı kurmay subaylar zor koşullar altında Trablusgarp’a ulaştılar. Eldeki imkânlarla İtalyanlar karşısında başarı elde edildi ve İtalya bu savunma ile güç duruma düştü. Osmanlı Hükümeti bu dönemde İtalya’ya ekonomik ambargo da uyguladı. Ama İtalya, bu kez Akdeniz’e yöneldi ve 17 Mayıs 1912’de Rodos ile Oniki Ada’yı işgal etti.

İtalya ile açılan cephelere Balkanlar’dan sevk edilen asker ve teçhizat, Osmanlıyı Balkanlarda zayıf duruma düşürdü; Balkanlar’da tırmanan ulusçuluk ve bağımsızlık faaliyetlerini de arttırdı.

18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması ile Osmanlı-İtalya Savaşı sona erdi; Osmanlı, Trablusgarp ve Bingazi’yi boşaltı. İtalya, Oniki Ada’yı Osmanlı Devleti’ne geri verdi ancak başlayan Balkan Savaşı bitene kadar olası Yunan işgaline karşı İtalya’nın elinde geçici olarak kalması kararlaştırıldı. Her ne kadar Trablusgarp’ta Padişah adına bir naip kalması öngörülse de Kuzey Afrika’daki Osmanlıya ait son toprak parçası böylece kaybedilmiş oldu. Bunun sonucunda; İtalyanlar Ege Denizi’ne fiilen yerleşti, Kuzey Afrika’da İtalyan sömürgeciliği başladı ve Doğu Akdeniz’de güçler dengesi bozuldu.

Balkan Savaşı’nın çıkmasındaki önemli bir etken 1911’de Trablusgarp Savaşı’nın başlamasının yarattığı cesarettir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin aczi ve topraklarını koruyamayacağının anlaşılması da etkendir. Balkan Savaşı kendi içinde Birinci ve İkinci Balkan Savaşı olarak ikiye ayrılır.

8 Ekim 1912’de Osmanlı Devleti’ne karşı Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan ve Karadağ, Balkan Savaşı’nı başlattılar. Bu dönemde İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf partilerinin arasındaki ihtilaflar sağlıklı kararlar alınamamasına neden olmuştur. Savaşta taraf olmasa da Rusya’nın bu süreçteki azmettirici ve destekleyici rolü ise fevkalâde önemlidir. Osmanlı, savaşın başlamasından önce maddi sıkıntılar neticesinde 200 tabur (Yaklaşık 75.000) askeri terhis etmişti ki bu da Balkanlarda çok büyük bir zafiyete neden olmuştur. Mayıs 1913’te Londra’da 1. Balkan Savaşı’nı sonlayan bir anlaşma ile Girit, Yunanistan’ın oldu. Arnavutluk ise diğer Balkan ülkelerini tehlike sayarak bağımsızlığını mecburen ilân etti ve Makedonya da tamamen işgal edildi.

Osmanlı’nın elinde kalan son Balkan topraklarının Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan arasında paylaşılmasının sonucuna “Makedonya Sorunu” denir. Bu paylaşımda; Ege Makedonyası Yunanistan’a, Pirin Makedonyası Bulgaristan’a, Vardar Makedonyası ise Sırbistan’a kalmıştır. 1. Dünya Savaşı sırasınca bazı ufak çaplı değişiklikler olsa da savaş sonrasında eski sınırlar tanınmıştır.
 
Osmanlı Devleti bu hezimetin ardından Edirne ve Kırklareli’nin dışarıda kaldığı ve “Midye-Enez Hattı” olarak bilinen sınıra çekilmiştir.

Panslavizm’in hamisi olan Rusya’nın verdiği özel destek ile Bulgaristan’ın bu savaştan güçlenerek çıkması diğer ittifak ülkelerinin tepkisine neden oldu ve aralarına Romanya’yı da alarak bu kez Osmanlıyı hedef almadan Bulgaristan’a karşı savaş açtılar. 10 Ağustos 1913’te bu savaşı sona erdiren Bükreş Anlaşması ile Dobruca Romanya’ya, Kavala Yunanistan’a kaldı. Bulgaristan ise Makedonya’dan bir kısım toprak kazandı. Savaş esnasında zayıflayan Bulgaristan’ın Doğu Trakya’daki birliklerini savaşa yönlendirmesi ile Osmanlı, Midye-Enez Hattı’nı geçerek savaşmadan eski sınırına kavuşmuştur. Bükreş Anlaşması adı ile 1812’den 1918’e kadar toplam 5 anlaşma yapılmıştır. 1913’te yapılan Bükreş Anlaşması bu sıralamada üçüncüdür.

2.Balkan Savaşı’nın ardından 29 Eylül 1913’te Osmanlı ile Bulgaristan Krallığı arasında İstanbul Anlaşması imzalanarak Edirne, Kırklareli ve Dimetoka Osmanlı’da, Dedeağaç ve Kavala Bulgaristan’da bırakıldı Meriç Nehri sınır kabul edildi. 14 Kasım 1913’te Yunanistan ile Atina Anlaşması imzalandı ve Girit, Selanik ve Yanya Yunanistan’ın oldu. Sırbistan ve Karadağ’ın ise artık Osmanlı ile sınırı kalmamış oldu.

Balkan Savaşı’nın ardından ittifak devletleri ve diğer Avrupa devletleri arasında hoşnutsuzluk baş gösterdi. İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik vasıtasıyla geldikleri güçlü konum uzun zamandır Almanya’yı tedirgin eder mahiyetteydi. Bu arada Katolik ve Protestanlar arasındaki ihtilaflar da önemlidir. Prusya’nın Avusturya’yı yenerek Alman Birliğini tesis etmesi insan gücü ve sanayi olarak Almanya’yı Avrupa kıtasının lideri konumuna getirdi. Bir Avrupa devleti ve o dönemdeki süper güç konumunda olan İngiltere’nin Kıta Avrupası ile kara yolu bağının olmaması, Almanları cesaretlendiren unsurlar arasındadır.

Versay Antlaşması'yla 18 Ocak 1871 yılında  kurulan Alman İmparatorluğu, Avusturya hariç tüm Alman devletçiklerini bir arada topladı ve 1884 yılından itibaren sömürgeler de kurmaya başladı.  1914’e kadar, İngiltere, Fransa ve Rusya ile ekonomik ve askeri yönden başa baş noktaya, hatta daha ileri bir seviyeye geldi. 1871 ile 1914 arasında Avrupa’daki en önemli siyasi durum Almanya/Fransa düşmanlığıdır.

Bir dünya savaşının başlaması için çok fazla neden olduğu bir tarihte, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da 28 Haziran 1914’te Sırp Milliyetçisi “Gavrilo Princip” tarafından öldürülmesi I. Dünya Savaşı’nın başlaması için fitili yakmıştır. Zira bu suikast ile Habsbourg Hanedanı'nın tek veliahttı öldürüldü ve iki devleti bir arada tutan tek unsur ortadan kalktı.

Bu süreçte Almanya’nın gerekirse Avusturya’yı destekleyeceği şeklindeki duruşu neticesinde Avusturya, Sırbistan'a bağımsız bir devletin kabul edemeyeceği ağır içerikli bir nota ile 48 saat süre verdi. Sırbistan bu notaya kaçamak yanıtlar verdi. Bunun akabinde Avusturya 28 Temmuz 1914'te Belgrad'ı bombalamaya başladı ve Sırbistan'a savaş ilan etti.

Rusya 31 Temmuz'da bu gelişmenin ardından genel seferberlik ilân etti. Ancak Almanya daha önceden Rusya’nın seferberlik ilân etmesi durumunda bunu savaş ilânı sayacağını açıklamıştı. Almanya 1 Ağustos'ta Rusya'ya, 3 Ağustos'ta da Fransa'ya savaş ilan etti, 4 Ağustos 1914 tarihinde “Zararsız Geçiş Hakkı” talebini reddeden Belçika'ya saldırdı. İngiltere de Almanya'ya savaş açtı ve I. Dünya Savaşı başlamış oldu.

I. Dünya Savaşı’nı hazırlayan etkenler açısından Osmanlı’nın Trablusgarp ve Balkanlar’daki zafiyetinin de rolü büyüktür. Bu savaşlar Avrupa’yı ve yeni savaşları da tetiklemiştir. Osmanlı süreç içinde, 1. Dünya Savaşı’nda “İtilaf Devletleri’ne” karşı “İttifak Devletleri” arasında, Almanya’nın müttefiki olarak yer alacak ve bu süreç 1. Dünya Savaşı’nın ardından “Kurtuluş Savaşı”nın başlaması ve bugünkü Demokratik Türkiye Cumhuriyeti kurulması ile nihayet bulacaktı.

30 Aralık 2013 Pazartesi

YILBAŞI KUTLAMALARI HIRİSTİYAN GELENEĞİ Mİ?


Yazımızın başında çok net bir ifade ile “Yılbaşı kutlamaları bir Hıristiyan geleneği değildir.” diyerek başlamak istiyoruz.

Hıristiyanlık dinî takvimine göre, en önemli iki dinî bayram; “Christmas” (Noel) ve “Paskalya”dır. (Yumurta Bayramı) 

Bunlardan Christmas, 25 Aralık’ta kutlanır ve Hazreti İsa’nın doğum günüdür. “Milât Bayramı” ya da “Kutsal Doğuş” olarak da adlandırılır. Christmas’ın arifesi 24 Aralık’ta başlar ve genelde gece yapılan bir ayin ile bayramın gelişi müjdelenir, ertesi gün ise bayrama esas olan dinî ayin icra edilir.

Bu bayram, Tüm Hıristiyan ülkelerde yılbaşı ile birlikte, uzunca bir tatil dönemini de kapsar ve Yılbaşı tatili ile birleşir. Bizde bazen 9 güne kadar çıkan Kurban Bayramlarını dikkate alırsak, Yılbaşı sadece Christmas’ın devamı ve Dünya’da sene sonuna denk gelen bir tatilden ibarettir. Vurgulamak açısından Hıristiyanlar için önemli olan Christmas’a denk gelen 25 Aralık’tır.

Yılbaşının ve Christmas’ın, ayrı ayrı olarak ne anlam ifade ettiğini analiz etmeden evvel ülkemizde yılbaşı kutlamalarına genelde mütedeyyin bireylerin verdiği tepkiyi, yılbaşlarında birçok insanda alışkanlık haline gelen aşırı alkol tüketimine duyulan tepki ile –belki- açıklamak –belki- mümkün olabilir.

Ülkemizdeki Hıristiyanlar arasında, genelde 25 Aralığı kutlamak için genelde “Mutlu Noeller” denir. Dünya genelindeki ise -İngilizcede olduğu gibi- “Merry Christmas” anlamına denk gelen, kendi dillerindeki kelimeler kullanılır. Bunun karşılığı bizde Mutlu Noeller olarak bilinse de Hıristiyan kaynaklarında Christmas kelimesi ile “İsa Mesih” yani İsa Peygamber tanımlanmaktadır. (Christus, Χριστός, Christ, Cristo) Etimolojik açıdan ise Christmas; Yunanca “Khristos” ve eski Latincede’ki “Messa (Efharistiya)  kelimelerinden türetilmiştir.

Hazreti İsa’nın doğum tarihi, asırlardır Hıristiyanlar arasında tartışmalıdır. Hıristiyanların büyük bölümü, İsa’nın doğuşunu 25 Aralık’ta kutlarken, Gregoryen Ermeniler örneğinde olduğu gibi “Eski Takvim”ciler bunu 6 Ocak’ta kutlarlar.

2007’de ortaya çıkan “Zeitgeist Hareketi” gibi bazı oluşumlar, 25 Aralığın geçmiş asırlarda onlarca başka tanrının, örneğin Mısır Güneş Tanrısı Horus’un da doğum günü olduğu gerçeğinden yola çıkarak bu olayı astrolojik açıdan irdeleyerek konuyu Hıristiyan dinî çevrelerin kabul etmesi imkânsız çok farklı noktalara götürmektedirler. Ancak Milat’tan önceki dönemlerde çok sayıda tanrının doğum tarihi gerçekten 25 Aralık’tır. Bu suretle, Milat’tan çok eski dönemlerde de farklı tanrılar için yılbaşı kutlamaları yapıldığını anlamaktayız.

Bazı tarihçiler bu kutlamaları eski Türklere dayandırmakta ve yılbaşı kutlamalarının Türklerin tek tanrılı döneminden alınmış olduğunu, "Yeniden Doğuş Bayramışeklinde kutlandığını ortaya koymaktadırlar.

Türk Mitolojisindeki inanışa göre; Arzın merkezi sayılan yeryüzünün tam ortasında bir "Akçam Ağacı(Hayat Ağacı) vardır ve bu ağacın dalları, göğün 17. Katında oturan Baş Tanrı “Kayra Han”dan (Oğuzlarda=Krayir, Altayca=Kayrakan) sonra gelen İyiliklerin Tanrısı “Ülgen Han”ın (Ülgön, Moğolcada=Ulgan) sarayına kadar uzanmaktadır. İnanışa göre Ülgen Han Türklerde çok önem arz eden Güneş’i ve dolayısı ile gündüz ve geceyi yönetiyor. Güneşin her gün yeniden doğuşu ise Eski Türklerde “Yeniden Doğum olarak algılanıyor. Eski Türklerde Nar Güneş’tir,Dugan da doğandır. Bu suretle doğan güneşi simgelemektedir ki Güneş de eski inanışlarda en büyük simge ve tapılandır.

22 Aralık’tan sonra gelen ilk dolunayda kutlanan “Nardugan Bayramı”  ile halen devam eden bazı gelenekler de eşleşiyor. Günümüzde de uygulanan bir geleneğe göre Hıristiyanların büyük bir kısmı senenin başladığı anda evinin kapısında nar kırar ve bozuk para atar. Yılın ilk iş gününde işyerini açtığında da bu geleneği tekrarlar.

Nar” zaten İnsanlık Tarihi süresince bereket ve düzeni temsil eden ve incelendiğinde yapısı ve katmanları açısından belki de en enteresan meyvedir. İçindeki tanelerin çokluğu ile bereket, sıra sıra dizilmiş taneler ile de düzen simgelenir. Bu nedenle hem dinî açıdan hem de masonluk gibi ezoterik topluluklarda bereket ve düzen temsili açısından simgeliği kabul edilmiş müstesna bir meyvedir.

(YN: Makedon kökenli Ortodoks bir aileye mensup olmam sebebiyle, dedemden kalan bir alışkanlıkla her sene hem evimde hem de işyerimde nar kırma ve bozuk para saçma geleneğini sürdürüyorum. Bu alışkanlığımın ise dinî bir refleks olarak değil de dedemden bana kalan bir geleneği sürdürmek ve “Bereket ve Bolluk” dileği ile yapmaktayım.)

Yılbaşı; Dünya genelindeki farklı din ve inanışlardaki insanlar arasında, umutla beklenen günlerin sevincini yaşamak adına farklı şekillerde kutlanmaktadır. Bu kutlamanın bir yerine dinî bir inan yerleştirmek herkesin kendi inanında serbest olabileceği düşüncesinden yola çıkarak kişiye özgüdür. Yılbaşının bir Hıristiyan geleneği olmadığını vurgulamak adına yazılmış bu makalemizde de zaten sıkça Hıristiyanlarda önem arz eden tarihin 25 Aralık olduğunu vurguladık.

Eski Türklerde, yeni senenin karşılanması önemli bir olguydu. Hatta bahçelerdeki ağaçlara yiyecek asmak ve bu suretle olmayanlarla paylaşmak geleneği de vardı. Uzakdoğu’da ise geçmişte ve halen her yeni senenin karşılanması için yapılan kutlamaların ne kadar abartılı olduğunu görmekteyiz.

Yılbaşı kutlamaları Hıristiyanlara Türklerden geçmiştir tezinden hadiseye baktığımızda Hunların Avrupa’ya gelişlerinden bu geleneği görerek almış oldukları ve bu geleneğin İsa’nın doğumu ile ilgili değil de “Güneşin Yeniden Doğuşu” ile ilgili olduğu tezini görmekteyiz.

Çam ağacı süslemek ise evvelâ Eski Türklerde olduğu gibi insanlar bahçelerindeki ağaçları süslemişler ve ağaçlara elma nar gibi meyveler asmışlardır. Evin içinde çam ağacı süslemekle ilgili olarak ise bazı kaynaklarda bu geleneğin ilk olarak 1605’te Almanya’da görüldüğü ve oradan Fransa’ya ve diğer batı ülkelerine geçtiği ifade ediliyor.

Zaman içinde 25 Aralık Christmas ile yılbaşı tatilleri birleşti, zamanla buna bir de Christmas’ın ana konusu olan ve İsa’nın doğumu ile hiç alakası olmayan Noel Baba (Santa Claus) efsanesi de eklenince ortaya uzunca bir tatil çıkmış oldu…

Ehli kitap olan ya da olmayan tüm topluluklarda yeni sene sevinçle ve umutla karşılanır. Uzakdoğu gibi Hıristiyan olmayan çok büyük coğrafyaların da bu geleneği uyguladıkları dahi göz önüne alırsak Yılbaşının bir Hıristiyan geleneği olmadığını görebiliriz.

2014’ün ülkemize ve tüm Dünya’ya barış, bereket, mutluluk ve huzur getirmesi dileğiyle…

28 Aralık 2013 Cumartesi

BALAT’TAKİ DEMİR KİLİSE’NİN YAPIM SERÜVENİ

Bu makalemizi, Demir Kilise’nin anıldığı aziz adı olan  “Sveti Stefan”ın, bir dini ayin ile de kutlanan anma tarihi, 27 Aralık münasebetiyle yazdık. Bu yapı, Türkiye’deki ilk prefabrik yapı olma özelliğini de taşımaktadır.

865 yılında Bulgar Çarı (Knyaz) 1.Boris Bulgarları vaftiz etti ve beş yıl sonra da Bulgarların dinsel egemenliğini ilân etti. Bu suretle, 4 Mart 870 tarihinde Bulgar Kilisesi tarihteki yerini aldı. Bu; Bulgarların, Bizanslılarla büyük bir mücadele içinde oldukları bir zaman dilimidir.

Boris’in oğlu Çar Simeon, Aheloy Nehri kıyısında, Bizans’a karşı kazandığı büyük zaferden sonra (Ağustos 917) kendisini “Bulgarların ve Bizanslıların Kralı” ilân etti ve Bulgar Kilisesi’nin statüsünü “Patriklik” seviyesine yükseltti. Bu süreç; 1018 yılında, Bulgaristan’ın tekrar Bizans egemenliği altına girdiğinde “Bulgar Patrikliği”nin lağvedilmesi ile sonlandı.

1235 yılında Çar 2.İvan Asen’in tahta geçmesi ile merkezi “Tırnovo” olmak üzere, Bulgar Patrikliği yeniden canlandırıldı. 14. Asırda Bulgar Devleti’nin bağımsızlığı sona ererek Osmanlı İmparatorluğu’na katılınca (1416-1438) Tırnovo Patrikliği’nin yine sonu geldi ve Bulgarlar dinsel açıdan bu kez İstanbul’daki Rum Patrikhanesi’ne bağlandılar.

19.Yüzyılın birinci yarısında İstanbul’da yaşayan Bulgarların en önemli iş merkezleri; Balkapan Han, Kurşun Han, Zümbük Han gibi hanlar olmuştur. Bulgarların çok sayıda loncaları bulunuyordu ve “çorbacı” tabir edilen zengin tüccarların sayısı da hayli fazlaydı. İşte bu zaman diliminde İstanbul’da bağımsız bir Bulgar Kilisesi kurmak fikri cemaat arasında yeniden doğdu. Bu fikrin babası, Arhimandrit [1] "Neofit Bozveli" şöyle demektedir:

Burada bir merkez ve bir kilise inşa edilmelidir, faaliyet gösterecek olanlar burada padişahın gözü önünde olmalıdırlar; Fener ruhaniliği burada patrikhanenin yuvasında yenilgiye uğratılmalıdır.”     

Neofit Bozveli’nin ölümünden sonra 1849 yılında, "Stefan Bogoridi"nin Haliç’teki eski evinin arsasını Bulgar Cemaati’ne hibe etmesi üzerine, İstanbul’da bir kilise inşasının hayali alevlendi.

Bir yandan sarayda söz sahibi ve padişah ile yakın dost da olan, fakat öte yandan tamamen Rumlaşmış (Grekofil) ve Osmanlı Tarihi sürecinde; "Stefanaki Paşa" ya da "Aleko Paşa" diye bilinen bir Bulgar olan Stefan Bogoridi, Rumların soydaşlarına yaptığı baskılardan rahatsız olmaktadır. Bogoridi bu vicdan azabıyla Bulgarların lehine bir takım girişimlerde bulunmaya başladı ve nitekim 18 Eylül 1848’de Padişaha bir mektup yazarak İstanbul’da yaşayan Bulgar Cemaati’ne mahsus bir papaz evi kurulması için müsaade istedi. Stefan Bogoridi’nin mektubuna,  23 Eylül 1849  (6 Zilkade 1265) tarihli Padişah iradesi ile izin verildi. [2]

Stefan Bogoridi, şu anda üzerinde “Demir Kilise”nin (Sveti Stefan)  bulunduğu, kendi mülkü ve üzerinde eski evi bulunan arsayı papaz evi yapımı için bağışlayınca,  9 Ekim 1849’da papaz evi ya da küçük kilise denilen eski ahşap ibadethane, 23 Ekim 1849’da yapılan törenle Arhidyakon Stefan (Aziz Stefan) adı ile takdis edildi. [3]

Hemen sonrasında ise karşısında, rahiplerin kalacakları “Metoh Binası”nın inşasına başlandı. 14 Mart 1850 tarihli toplantıda İstanbul Bulgarları Kilise ve Metoh’u [4] “Milli Mülk” olarak ilan etiler. Bunun ardından da “Bulgar Kilise Cemaati” resmen kuruldu.

Kırım Savaşı’ndan sonra 1856 yılında verilen “Hattı Hümayun Fermanı” Bulgarlara kanuni mücadele olanağı da verdi ve bundan sonraki 14 yılda yaşananlar kilise bağımsızlığının kazanılmasında etken oldu. Bunlardan 1860’da, 3 Nisan Paskalya Bayramı’nda yaşanan bir olay çok önemlidir. O gün tarihi ahşap Sveti Stefan Kilisesi’nde Episkopos "İlarion Makariopolski", Rum Patrikhanesi’ne olan bağımlılığı ret ederek, Bulgar Kilisesi’nin bağımsızlığını ilan etmiştir. 3 Nisan 1860’da yapılan bu Paskalya Ayini’nde, Rum Patriği’nin adının anılması gereken bölüme gelindiğinde halk bir ağızdan şöyle bağırmaya başladı: [5]

Patriği anma Sultanı an ... Patriği anma Sultanı an ...

Bunun üzerine İlarion  evvela Sultanı ve  daha sonra Rum patriğini anmadan bütün eski  Bulgar Ortodoks piskoposlarının adını andı ve bu hareket ile  Rum Patrikhanesi’ni artık tanımadığını ilân etti. Bu ayinden hemen sonra karşıda bulunan Metoh Binası’nın balkonunda gençler Sultan onuruna yazılan ve bestelenen bir şarkıyı okudular. İstanbul’da bulunan Bulgarlara ait 33 esnaf loncası da binlerce imzalı bir mazbatayı saraya yollayarak durumdan Osmanlı Hükümeti’ni haberdar etti ve  Padişah’a bağlılıklarını sundu.

Diğer şehirlerdeki piskoposlar ve aynı amacı destekleyen cemaat ileri gelenleri, İstanbul’da bir “Karma Ulusal Konsey” oluşturdular. Bu arada bazı siyasi parti oluşumları da faaliyetlerini arttırdılar. Bunlardan en önemlisi, başında "İlarion Makariopolski" ile "Dr. Stoyan Çomakof"un olduğu “Ulusal Hareket Partisi”dir. Halk, cemaat toplulukları, entelektüeller ve demokrasi yanlıları da onları desteklemişlerdir.

Diğer guruplar şunlardır:

Nayden Gerov, Todor Burmov gibi mülayimler,

Gavril Krısteviç, Tıpçileşov Kardeşler, İvanço Hacıpençoviç v.s gibi Osmanlı taraftarları,

Dragan Tsankov, Dr. Georgi Mirkoviç v.s gibi Batı yanlıları.

Hepsinin ortak arzuları kilise probleminin Bulgar Ulusu yararına neticeye vardırılması olsa da. 19. Yüzyıla gelindiğinde Bulgarların açısından iki farklı hareket yan yana ilerlemeye başladı. Bunlardan biri Fransız İhtilali’nin ardından yayılan milliyetçilik akımlarının, Balkanlarda da zuhur etmesi ve Bulgarlar arasında Osmanlı yönetiminden ayrılarak bağımsız bir Bulgaristan kurma düşüncesiydi. Diğer bir akım ise Osmanlı’dan ayrılmayı düşünmeden, hatta Osmanlı’nın ve de Sultan’ın desteği ile Rum Milleti içinde telakki edilmekten kurtulmaktı.[6] Bu bir anlamda dinsel, diğer anlamda ise Patrikliğin cismani yetkilerinden kurtulmaktı. Rum despotların topladığı vergiler, Bulgar Dili’ne olan baskı ve bu baskı neticesinde kiliselerde Yunanca ibadet etmeye zorlanma ile Bulgarların okullarda da Yunanca eğitime zorlanmaları başlıca sıkıntılardı. Bulgarlar özetle; Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise çatısı altında idare edilmek isteğindeydiler. Bulgarların patrikhanenin idaresinden kesinlikle ayrılma eğilimine girmeleri ve büyük bir kilise inşa etmek üzere padişaha bir dilekçe vermek üzere hazırlık yapmaları, Rum Patriği Kirilos’u da harekete geçirdi ve Bulgarların dostluğunu kazanmayı amaçlayan bir yaklaşımla bu istidayı bizzat kendisi saraya götürdü. [7]

27 Şubat 1870 Cuma günü, "Sultan Abdülaziz", Patrikhaneden bağımsız bir kilise kurulmasını sağlayan “Ferman”ı imzaladı. Ertesi gün, 28 Şubat Cumartesi, Todor Günü, "Veziriazam Ali Paşa", Bulgar heyetini temsil eden "Gavril Krısteviç" ve "İvanço Hacıpençoviç"e ve Rumlardan oluşan bir heyeti makamına çağırarak Padişah fermanının birer kopyasını iletti.

Ertesi gün, 1 Mart 1870, "Ortodoksluk Bayramı"nda, Haliçteki eski ahşap kilise ve bahçesini mutlu bir cemaat doldurmuştu. Ayinden ve şükran duasından sonra İlarion Makariopolski halka şöyle hitap etti:

3 Nisan 1860’da ulusal ve dinsel bağımsızlık hareketimizi doğduğu kutsal bir gündür. Bu gün ise 1 Mart 1870 çok daha önemli ve kutsal bir gündür. Halkın arzusunun gerçekleştiği gün, Sultan Fermanı ile her şeyin neticeye bağlandığı, noktanın konduğu gündür. Hasat yapmak, tohum ekmekten daha tatlıdır. Ümit ile tohum eken, hasadını da yapar. Evlatlarım, biz 3 Nisan 1860 günü tohumumuzu ektik, bu gün 1 Mart 1870 meyvemizi alıyoruz. İşte bu ferman evlatlarım, yüksek idare tarafından dün Bulgar Halkına verildi.

İlarion Makariopolski aynı anda; deri bir kılıftan fermanı çıkartarak cemaate gösterdi. İstanbul Bulgarları sevinç gösterileri yaptılar. Herkes “Yaşasın Sultanımız, yaşasın onun vekilleri, yaşasın İlarion Makariopolski” diye bağırıyorlardı.

Hemen her tarafa kutlama telgrafları gönderildi. “Milli kilisemiz kutlu olsun. Kilise meselemiz bizim lehimize halledildi.” Sultan’a ve Babıali’ye kilise olarak ve tüm loncalar birer teşekkür telgrafları gönderdiler.

Eylül 1858’de verilen bir fermanla kilise inşaatı için izin alındı. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1859’da yapılan bir törenle, bu günkü Demir Kilise’nin bulunduğu yere temel atıldı. Törene Fener Rum, Kudüs, İskenderiye ve Antakya patrikleri de katılmışlardır. Bir süre sonra zeminin sağlam olmadığı ve kaydığı ortaya çıkacak ve inşaat işi duracaktır. Zemine buharlı bir şahmerdan kullanılarak, birkaç yüz adet çam ve meşe kazık çakılarak sağlamlaştırılma yoluna gidilmiş fakat bundan kesin bir sonuç alınamamıştır. Bu arada kilise yapımı için toplanan para da bitti ve temelleri zemine kadar atılmış bir şekilde kilise inşaatı yarım kaldı.

Yıllar geçtikçe Rum ve Bulgarlar arasındaki anlaşmazlıklar daha da arttı. 1869 yılına gelindiğinde; bu çok uzayan mücadeleden ve kilise kavgalarından artık rahatsızlık duyan Bab-ı Ali ve Ali Paşa meseleyi ele aldılar ve önemli bir adım atarak 1869 yılında Rum ve Bulgarlardan itibarlı kişileri bir araya getiren bir komisyon kuruldu. Ortaya çıkan mazbatanın maddelerine patrikhanenin itiraz etmesine rağmen bu mazbata Ali Paşa tarafından 5 Mart 1870’de Babıâli’ye sunuldu. Meseleyi bir ferman ile çözmeye karar veren "Sultan Abdülaziz" de 6 Mart 1970’de Bulgarlara müstakil bir kilise kurulmasını, ruhani ve idari açıdan Patrikhaneden ayrılmalarını kabul etti. [8]

Nihayet 11 Mart 1870’de (8 Zilhicce 1286) 11 maddeden oluşan “Bulgar Eksarhlığı Fermanı” kabul edildi. [9]

27 Şubat 1870 tarihli ferman ile 15.Asrın başlarında kaybedilmiş olan Bulgar Kilisesi’nin bağımsızlığı tekrar tescil edilmiş oldu. Bazı çevreler; fermanın temelde Bulgar Kilisesi’ne “Otonomi” tanıdığı, Babı-Ali’nin ruhani bir problemi çözmeyi denediği, Bulgarların Ortodoksluktan koptukları ve İstanbul Patrikhanesi’nin önderliğini kabul etmedikleri anlamında algılandı. Ancak ferman hukuki bir vesika olarak analiz edildiğinde 1856-1870 dönemi içinde yaşananlar da göz önünde bulundurulduğunda, bunun doğru olmadığı anlaşılmaktadır.

Böylece Babıali, İmparatorluğun genel refahı ve ikbali için, aynı din mensubu Bulgarlar ve Rumlara hakkaniyetli davranıyordu. Fermanda, Türk tarafından, herhangi bir "antikanonik" durum yoktur. (Kanon=Kilise yasaları.) 1867’de Rum Patriği 6. Grigorios tarafından hazırlanan bir proje ile yine kendisi tarafından revize edilmiş olan Bulgar-Rum Komisyonu’nun 1869 tarihli projesi de fermanda temel olarak alınmıştır.

Fermanın, 4. 6. ve 7. maddelerine göre Bulgar Egzarhlığı’nın İstanbul (Fener Rum) Kilisesi ile doğrudan münasebeti olmaktadır. Fermanın diğer maddeleri de kilise kanonları ve faaliyetleri ile ahenk içindedir. Sadece 10. Madde Rum Patrikhanesi için -kendilerince- bir engeldir. Bu madde; Bulgar Egzarhlığı’nın dinsel faaliyet sahasını belirlemekte ve aşağıdaki şu episkoposlukları kapsadığını belirtmektedir:

Ruse, Silistra, Şumen, Tırnovo, Sofya, Vratsa, Loveç, Vidin, Niş, Pirot, Köstendil, Samokov, Veles, Varna (kısmen), Sliven Sancağı, Sozopol Kazası, Filibe (kısmen)

8 Mart 1870 günü Ortaköy’deki Egzarhlık Binası’nda[10] getirdiği bir muvakkat karma kurul oluşturuldu:

Siviller: Gavril Krısteviç, Hacı İvanço Pençoviç, Georgi Çaloğlu, Hacı Nikola Minçoğlu, Dr. Stoyan Çomakov, Dr. Hristo Stambolski, Hristo Tıpçileşkov, Dimitır Geşoğlu, St. Kamburov, Velyu Mişoev

Din adamları: İlarion Lovçanski, Paisiy Plovdivski, Pamaret Plovdivski, Antim Vidinski, İlarion Makariopolski

Bu kurul 30 Mart 1870 günü Sultan “İradesi” ile onaylandı. Kurulun birincil görevi; Bulgar Egzarhanesi’nin idaresi için bir tüzük projesi hazırlamaktı. Böylece "Gavril Krısteviç" tarafından amaçla kaleme alınmış olan bir tüzük taslağı, temel olarak alındı. 27 Eylül 1870’de bu muvakkat kurul, tüzüğün hazırlığını bitirdi ve bir broşür halinde bastı. Aynı zamanda Bab-ı Ali de bu tüzük taslağını görüşmek, kabul etmek ve Egzarhı seçmek üzere İstanbul’da bir ulusal dini kurultayın toplanmasına izin verdi.

1871 Ocak ayından itibaren seçilen delegeler İstanbul’a gelmeye başladılar. Hazırlık mahiyetindeki birkaç toplantıdan sonra 23 Şubat 1871 günü, “Ulusal Kongre” törenle açıldı. Bu kongreye 11’i din adamı, 39’u sivil olmak üzere toplam 50 kişi katıldı. Kongrenin başkanlığına en yaşlı episkopos olan "İlarion Lovçanski", sekreterliğe de "Marko Balabanov" seçildiler. Toplam 37 içtimadan sonra 14 Mayıs’taki oturumda “Bulgar Egzarhlığı”nın tüzüğü kabul edilip imzalandı. Kongre, Egzarhı seçmek için ise 2 ay netice alamadan bekledikten sonra, 24 Temmuz 1871 tarihinde sona erdi.

Egzarhlığın tesisinde; Osmanlı Devleti de yardımcı/yol gösterici olmuştur. 11 Şubat 1872’de toplanarak Egzarhı seçmelerini istemiş, hatta dayatmıştır. Ertesi gün seçim yapılmış ve 2 ay sonuç alamadan çalışan kurul bu kez biraz da kerhen, en yaşlı metropolit olan İlarion Lovçanski’yi ilk Egzarh olarak seçti. Ancak Bab-ı Ali’nin ve bazı politik çevrelerin baskısı sonucu Lovçanski derhal istifasını verdi ve 16 Şubat’ta yapılan ikinci seçimde "Vidin Metropoliti Antim" Egzarh olarak seçildi. 23 Şubat’ta Bab-ı Ali bu seçimi onaylamış ve 17 Mart 1872’de görevini üstlenmek üzere Egzarh Antim İstanbul’a gelmiştir. 1876 Nisan’ındaki başarısız Bulgar ayaklanmasından sonra Egzarh Antim fazlaca öne çıktı ve bu Osmanlı Hükümeti’nin hoşuna gitmedi ve uzaklaştırılması istendi. 12 Nisan 1877 tarihinde Egzarhlık makamından indirilerek Ankara’ya sürgüne gönderildi.

24 Nisan 1877’de Ortaköy’deki Egzarhlık merkezinde toplanan 3 metropolit ve 16 sivilden oluşan seçici kurul, "Loveç Metropoliti Yosif"i (1840-1915) yeni Egzarh olarak seçti ve Padişah bu seçimden memnun olarak kendisine “Birinci Rütbe Mecidi Nişanı” verdi.[11]

Egzarh Yosif; çok güç bir dönemde Bulgar Kilisesi’nin başına geçmiştir. Çünkü Türk-Rus Savaşı başlamış ve Bab-ı Ali’nin Egzarhlıktan memnuniyetsizliği ise gün be gün artmıştı. Sen Sinod’un birliği de bu arada sarsılmış, karma Egzarhlık kurulu da dağıtılmıştı. Bulgarlar da kendi aralarında ikiye ayrılmışlar Osmanlı taraftarları ile bağımsızlık peşinde olanların kavgaları ayyuka çıkmıştı.

Görkemli bir kilise inşa etme fikri ise bu geçen süre içinde düşünce bazında kalacak ve ancak 1877’de Bulgar Prensliği’nin kurulmasından sonra tekrar ivme kazanacaktır. Bulgar Prensliği’nin kuruluşundan sonra,  1878’de yarım kalan kilisenin bitirilmesi için ciddi girişimlere tekrar başlandı ve Aralık 1887’de sonuçlandı. Prenslik de kilise yapımına devam edilmesi için gereken maddi kaynağı sağladı.

Rusya ise yapılacak bu kilise için gün hâlâ kullanılan altı adet çan hediye etti. [12]

Egzarh Yosif, Rusların farklı isteklerine tereddüt göstererek şu net neticeye vardı: Egzarhlığın İstanbul’da kalması gerekir. Çünkü ancak oradan Makedonya ve Trakya halkı ile direkt temasta olabilir. Onu iktidarın ve diğer yabancı ülkelerin her türlü propagandalarından bu suretle koruyabilirdi.  Küçük ve dış görünüşü hayli çirkin olan eski ve ahşap Sveti Stefan Kilisesi’nin yerine inşa edilen Demir Kilise’nin tamamlanmasında Yosif’in rolü büyüktür. Yosif, 20 Mayıs 1889’da (20 Ramazan 1306) saraya tekrar müracaat ederek kilisenin yapımına devam edilmesi için gereken izni aldı. [13]

Projeler ünlü Ermeni mimar "Josef Aznavur" (Hovsep) tarafından yapılmıştır. Uzun arayışlardan sonra varılan sonuca göre kilise Avusturya’da Vagner Firması’na yaptırılmış tamamen sökülebilir özelliği olan bu kilise evvela firmanın bahçesine kurulmuş ve bilâhare sökülerek İstanbul’a nakledilmiş ve bir kez daha burada monte edilmiştir. Haliç’te demirden inşa edilen Aziz Stefan (Sveti Stefan) Kilisesi birçok mimari özelliğinin yanı sıra Osmanlı toprakları üzerindeki ilk prefabrik yapı olma özelliğini de taşır.

Başbakanlık Arşiv Belgeleri’ne göre; Sveti Stefan Kilisesinin açılış günü 20 Eylül 1898’dir. [14] Fakat bazı Bulgar kaynaklarında ise bu tarih 8 Eylül 1898 olarak belirtilmektedir. Demir Kilise’nin açılış töreni ile ilgili olarak birçok Başbakanlık Arşiv Belgesi bulunmaktadır. Alınan istihbarat bilgilerine istinaden, açılış esnasında bazı Rumların taşkınlık yapabilecekleri ve bunun şehrin asayişini bozacağı ve bunun için önlem alınması defalarca saraya iletilmiştir. Bu nedenle Balkanlardan gelecek Bulgarların engellenmesi ve hatta gelecek kişi sayısının sınırlı tutulması için resmi görevlilerce saraya tavsiyelerde bulunulmuştur. 

Bu belgelerden birisi ise taşıdığı imzalar nedeniyle ayrı bir önem taşır. 7 Eylül 1898 tarihli bu belgenin altında Şurayı Devlet Reisi, tüm nazırlar ve Şeyhülislam ile müsteşarların imzaları bulunmaktadır. Belgeden bazı alıntılar şöyledir:[15]

Rumlarla Bulgarların mezhepçe olan ihtilafları malumdur. İnzibatı ihlal edebilecek bazı münasebetsizlikler vukuuna ihtimal vardır (...) Bulgarların nakline muvafakat olunmamasının şimendüfer kumpanyalarına tebliğine...

Demir Kilise’nin devreye girmesinden sonra Egzarh Yosif’in ısrarı üzerine Edirne’deki Papaz Okulu da 1891’de İstanbul’a taşınmış ve zamanla 6 sınıflı tam bir ruhban okuluna dönüştürülmüş, Egzarhlık, 1897 tarihinde itibaren Şişli’de büyük bir bahçenin içindeki kendi binasında faaliyet göstermeye başlamıştır.

1895 yılında, fermanın 25. yıldönümü nedeniyle “Hayırsever Derneği” de kuruldu. Bu derneğin temel gayretlerinde biri ise İstanbul’da bir hastanenin yapılmasıydı. Hastanenin inşaatına 1896 sonbaharında başlandı. Binanın temel taşı 20 Nisan 1897 tarihinde atıldı, açılışı ise 25 Nisan 1902’de yapıldı. Bu tarih aynı zamanda Egzarh Yosif’in 25, Egzarhlık hizmet yılına denk getirilmiştir.

Bu hastane, günümüzde Bulgar Vakfı’nın yapmış olduğu idari hatalar sonucunda hukuksal açıdan mazbut hale düştü ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün denetimine girdi. Daha sonra ise Vakıflar Müdürlüğü’nce yapılan kiralama ihalesi sonucunda "İhlas Grubu"na kiralandı ve halen “Türkiye Gazetesi Hastanesi” olarak faaliyet göstermektedir. [16]

Bu makalemizi, başında da zikrettiğimiz gibi Demir Kilise’nin anıldığı aziz adı olan “Sveti Stefan”ın anma günü olan ve bir dini ayin ile kutlanan 27 Aralık münasebetiyle yazdık ve ağırlıklı olarak, Türkiye’deki ilk prefabrik yapı özelliğini taşıyan Demir Kilise’nin yapımına kadar oluşan tarihsel bilgileri paylaştık.

Yukarıda bahsettiğimiz “Eski Bulgar Hastanesi” (Evlogi Georgiev) ve 1895 yılında kurulan “Hayırsever Derneği”  hakkında ise ayrıntılı bir başka makale kaleme alacağız. Zira hastanenin cemaatin elinden çıkmasında çok fazla ihmal ve yolsuzluk vardır. Hayırsever Derneği ise kapanana kadar hastanenin hizmet kollarından biri olarak da çalışmıştır ve günümüzde “Radost Derneği” (Sevinç) adı altında, vakıftan bağımsız olarak, yoksul cemaat mensuplarına yönelik hayır işleri yapmaktadır.


[1]  Arhimandrit=Episkopostan alt bir dini rütbe.

[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan İradeleri, No:18, Lef 1. Egzarh Yosif 1889 yılında aynı yere yeni bir kilise yapımı için müsaade için Bab-ı Ali’ye müracaatta, bu müsaadenin 8-17 Ekim 1849’da (Evahir-i Zilkade 1265) verildiğini belirtmektedir.

[3] Bir kilise kutsanması esnasında o kiliseye verilecek adın, bir aziz adı olması gerekir. Burada Aziz Stefan adının seçilmesindeki maksat; Stefan Bogoridi’yi de çağrıştırması ve onun da anılmasının sağlanması amacını taşımaktadır.

[4] Metoh Binası; İstanbul’dan geçen Bulgarların konuk edilebileceği 3 katlı ve 25 odalı taş bir bina olarak bir süre sonra tamamlanmıştır. Bina üzerinde bu gün de muhafaza edilmiş ve binayı boydan boya saran, Slavca bir yazı ile Padişaha teşekkür vardır.

[5] Bulgar Paskalyası ya da Çarigradski Viligden olarak tanımlanan gündür.

[6] Bu dönem ile ilgili daha fazla ayrıntı için: “19. Yüzyıl’da İstanbul’daki Bulgar Basını
makalemizi http://bojidarcipof.blogspot.com/2012/10/19-yuzyilda-istanbuldaki-bulgar-basini.html

[7] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri,   Bulgaristan İradeleri, No:876, Lef 7

[8] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri,  Bulgaristan İradeleri, No:104’den naklen.

[9] Başbakanlık, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 14 Kasım 1996 tarihli Bojidar Çipof’a hitaben verilen cevabi mektuptan alıntı.

[10] Kiralanan bir Musevi evi

[11] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, İrade-i Hariciye, No:16616 ve 166637’den naklen.

[12] Bulgar Eksarhı 1. Yosif’in günlüğü Eksarh Yosif 1, Dnevnik Günlüğün tıpkıbasımı ve güncel Bulgarca ile tercümesi birlikte basılmıştır.  Sofya 1992, s.216

[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan İradeleri, No:876, Lef 13

[14] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan İradeleri, No:1290

[15] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan İradeleri, No:1290, Lef 1/b

[16] İstanbul Bulgar Cemaati mensupları için her ay belli bir kontenjan sağlık hizmeti bedelsiz olarak verilmektedir.