Yunanistan’da Batı Trakya Türklerine karşı Lozan ve mübadelenin ardından başlayan ve süregelen, nefrete varan düşünceler hâkimdir. Bu düşünce sistematiği çerçevesinde; Batı Trakya Türklerinin durumları ile hiçbir zaman tam olarak işlemeyen mütekabiliyet prensipleri göz önüne alındığında; Türkiye ve Yunanistan’ı “haklar ve özgürlükler” açısından kıyaslamak mümkün değildir.
Araştırmacı Yazar BOJİDAR ÇİPOF'un, Rum Patrikhanesi ile Bulgar Ortodoks Kiliseleri Hakkında Çeşitli Yerlerde Çıkan Yazıları ve Makaleleri ile Katıldığı Televizyon Programlarından Videolar Bulunmaktadır.
7 Eylül 2012 Cuma
BATI TRAKYA TÜRKLERİ İLE TÜRKİYE’DEKİ RUM CEMAATİ ARASINDA MUKAYESELER
Yunanistan’da Batı Trakya Türklerine karşı Lozan ve mübadelenin ardından başlayan ve süregelen, nefrete varan düşünceler hâkimdir. Bu düşünce sistematiği çerçevesinde; Batı Trakya Türklerinin durumları ile hiçbir zaman tam olarak işlemeyen mütekabiliyet prensipleri göz önüne alındığında; Türkiye ve Yunanistan’ı “haklar ve özgürlükler” açısından kıyaslamak mümkün değildir.
24 Temmuz 2012 Salı
TÜRKİYE’DEKİ BULGAR CEMAATİ İLE İLGİLİ BİRKAÇ TARİHİ BELGE
9 Eylül 1944’de Bulgaristan’da Sovyet Rusya destekli komünist bir rejim başladı ve Ortodoks Dünyası’nın liderliğini ele geçirmek isteyen Rus Patrikhanesi ile Fener Rum Patrikhanesi arasındaki rekabetten kaynaklanan bir durum ortaya çıktı. Komünist Rusya’nın yöneticileri, Bulgaristan gibi komünist idare altındaki diğer ülkelerin ulusal kiliselerini de kendi kiliselerine manevi açıdan bağımlı hale getirmeyi amaçladılar ve Ocak 1945’te, Moskova’da bir Ortodoks Birliği Toplantısı yapıldı. Bu toplantıda Rum Patriğine, Bulgarların aforozunun kaldırılması için baskı yapıldı. Sıkışan Rum Patriği, Bulgarların kendisine bir mektup yazarak 1872’deki ayrılma için özür dilemesini istedi. Bu özür mektubunun ardından da aforozu kaldıracağını vaat etti. Saçma olmakla birlikte toplantıda benimsenen bu çözümün ardından 5 Şubat 1945’de üç Bulgar din adamı Patrikhane’ye giderek Rum Patrikhanesi yetkilileri ile bir protokol yaptılar. 19 Şubat 1945’da ise Rum Patrikhanesi ”Tomos” denilen bir belge yayınlayarak Bulgar Kilisesi’ni artık tanıdığını ve kucakladığını açıkladı ve böylece aforoz süreci bitmiş oldu. Birçok tavizler de verilerek yapılan bu protokolün ardından Rum Patrikhanesi atağa geçerek Bulgar Cemaati’ni, 1860’lı yıllarda olduğu gibi ezmeye ve yönetmeye kalkıştı…
Bu süreç ve 1872 aforozunun 1945’te kalkması için yapılan “Protokol” hadisesi ile ilgili olarak; bu sitede -2 bölüm halinde- yayınladığımız [4] ya da 2023 Dergisi Haziran 2012 sayısında çıkan “Haliç’teki Demir Kilise ve Bulgar Cemaati’nin Tarihi” [5] adlı makalemizde tüm ayrıntılar bulunmaktadır.
Bu makalemizde ise 1945 Protokolü’nün yapılmasının ardından yaşananlar ele alınmaktadır. Ayrıca arşivimizde bulunan 1934 yılına ait önemli bir belge ile 1945/1947 senelerine ait birkaç belgenin paylaşılması amaçlanmıştır. Vurgu yapılmak istenen bir önemli husus ise o dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir surette dini özgürlükler açısından müdahale etmediği Türkiye’deki Bulgar Ortodoks Cemaati’ne Rum Patrikhanesi tarafından yapılan baskıdır.
Bu makaledeki konular ve bahsi geçen belgeler tarafımızdan yazılmış olan “Patrikhane ile Mücadelem – Bulgar Eksarhlığı Vakfı’nda 15 Yıl” adlı kitabımızdan alıntıdır. [6]
İSTANBUL’DAKİ BULGARLAR
1944’te Bulgaristan’ın “Komünist” rejime geçmesinden sonra, Türkiye’de “Bulgar” sıfatında olmak güzel bir şey değildi. Çünkü Bulgaristan komünistti ve Bulgarlar da komünisttiler. Ancak burada Türkiye’nin Bulgar Cemaati’ne karşı baskıcı bir tutumu olduğu kesinlikle iddia edilmemektedir. Zira başta A.B.D. ve Avrupa ülkelerinde bulunan ya da yaşayan Rusların durumu da buna benzerdi. Hele Amerika’da komünist kelimesinin bir yerde yüksek sesle telaffuz edilmesi dahi F.B.I.’ın o kişinin peşine takılması için yeterliydi. (Bu hikâyeye uyan onlarca film dahi var.) Türkiye, Bulgaristan Kilisesi ile Rum Patrikhanesi arasındaki dini bir akde hiçbir zaman taraf olmamış ve karışmamıştır. 1945 yılında yapılan ve Bulgaristan ile Rum Patrikhanesi arasındaki “Protokol” da bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hiçbir suretle bağlamamaktadır. Bu konudaki en somut belge; Patrikhane’ye karşı açtığımız, bir davanın gerekçeli kararıdır.[7] Kararın en önemli kısmı şöyledir: “Bulgaristan Ortodoks Kilisesi ile Fener Rum Patrikhanesi arasında 1945 yılında yapıldığı belirtilen anlaşmanın, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları, Anayasal Laik düzeni yönünden hiçbir bağlayıcılığı ve geçerliliği olamaz. Aksi halde egemenliğin ve Anayasal laik düzenin “kilise anlaşmaları” ile kolayca ortadan kaldırılması söz konusu olur…”
Osmanlı Padişahlığı zamanında;, tüm Ortodoksların “Rum Milleti” olarak sayılması nedeniyle Rum Patrikhanesi’nin dini yetkilerinden ayrı olarak idari/cismani yetkileri de vardı. Bu yetkilerini daima paraya tahvil eden Rum Patrikhanesi; ihtiyaç duyulan dini belgeleri dahi para kazanma amacıyla vermekteydi. Bu işleme de “Vula” deniyordu. (Vula; Rumcada “Mühür” demektir.) . Ancak Rum Patrikhanesi, 1872 aforozundan itibaren bu gelir ve tabi bu işlemden doğan kendi kurumuna aidiyet kaynağını kaybetmişti. 1945’te yapılan protokolün hemen ardından Patrikhane bir atağa geçerek, Bulgar Cemaati’ni tamamen kendi idaresi altına almak için baskı yapmaya başladı.
1934
Osmanlı zamanında Patrikhaneler ve Hahamlığın; dini imtiyazların aynı sıra idari imtiyazları da bulunuyordu. Bunların arasında nikâh, boşanma, kişiler arasındaki maddi sorunların halledilmesi ve eğitim gibi daha birçok husus sayılabilir. 1926’da Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte bu yetkiler, dini müesseselerin elinden alındı. Ancak kilise yönetimleri eski yöntemleri uygulamaya devam etmek istediler. 1934 yılında bu yasayı pratikte henüz uygulamadıkları da anlaşılmaktadır.
Bulgar Eksarhlığı Kapukehayası Toma Nikolof; Bu yasa ile birlikte ne olup bittiğini bir rapor halinde Eksarhlık Vekili Ohrid Metropoliti Boris’e 4 Ekim 1934 tarihinde şöyle bildirmiş: [8]
(Raporun içeriği Türkiye’deki kiliselerin o günlerdeki şaşkınlığını ve çıkan kanuna rağmen nasıl bir arayış içinde olduklarını göstermek açısından çok önemlidir. )
“İstanbul Patrikhanelerindeki “Boşanma” davaları hakkında, Eksarhlık Vekili Ohrid Metropoliti Boris’e bilgi için tevdi edilen rapor
Sayın Despot,
Boşanmalarla ilgili yeni yasanın Türkiye’de yürürlüğe girmesi nedeniyle Rum ve Ermeni Patrikhaneleri nezdinde yapmış olduğum araştırmaları, sözlü isteğiniz üzerine, bilginize sunuyorum.
1- Yasanın yürürlüğe girdiği tarih olan 4.10.1926 tarihten beri, Ermeni ve Rum Patrikhanelerinde dini mahkemeler lağvedilmiştir, yoktur.
Yukarıdaki bilgilerden öyle anlaşılıyor ki Ermeni ve Rum Patrikhaneleri medeni nikâh ile kilise nikâhının ayrı bir şey olduğunu kabul etmiş durumdadırlar. Medeni nikâhın bozulması halinde, kilise onay vermedikçe tekrar kilisede evlenemiyorlar. Dini mahkemeler olmadıkça, bu kilise nikâhı kavramı, pratikte tatbiki imkânsızdır. Bu nedenle her iki Patrikhane (dini mahkemelerin lağvından sonra) yukarıda sözü edilen prosedürlere göre hareket etmek lüzumunu duymuşlardır. Bu da eskiden olduğu gibi, bir nevi dini mahkeme kuruluşları vazifesi görmektedirler.
Bu durumda kanaatimce, bizdeki prosedürün değişmesi için bir neden görmüyorum. Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da, boşanma davaları bir dini mahkeme tarafından tetkik edilsin. Tabii ki resmi boşanmalara saygı gösterilmesi gerekir. O zaman Dini Mahkeme; ortadaki nedenleri göz önünde tutarak, dini nikâhı bozma ya da bozmama kararını vermek mecburiyetinde olacaktır. 4 Ekim 1934 İstanbul
Eksarhlık Kapukehayası Toma. Nikolof”
1945/1947
Protokolün hemen akabinde; Rum Patrikhanesi baskıcı taleplerde bulunmaya başladı. Protokolde imzaları olan ve bu iş için Sofya’dan gelmiş bulunan papazlar Boris ve Sofroniy İstanbul’da kalmaya devam etmekteydiler. Rütbece onlardan bir alt olan, 1945 protokolündeki 3. İmzanın sahibi olan Andrey Veliçki ile aralarında husumet çıkmıştı. Veliçki’nin o esnada gayri resmi de olsa Eksarhlık Vekilliği sıfatı vardı ve o bunu kullanmak arzusundaydı. Öte yandan ise Veliçki bir zaman sonra Amerika’ya gitmek üzere de hazırlık yapmaktaydı. Çok karışık bir dönemden geçiliyordu ve kurt puslu havayı sever misali Rum Patrikhanesi dişlerini bilemiş ve bildiği yöntemlerle harekete geçmişti. Veliçki; bazı gelişmeleri, 12 Nisan 1945 tarih ve 61 sayılı, “Çok Gizli” ibareli bir mektupla durumu Eksarh Stefan’a şöyle anlatmış: [9]
“Sayın Eksarh, Sofya.
İlişkilerin yeniden kurulması ile Bulgar Kilisesi ile Ekümenik Patriklik arasında; Bulgar Kilise idaresinin İstanbul’u terk etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Eksarhlık Vekilliği lâğvedilmeli, vekilinin de İstanbul’u terk etmesi gerekmektedir. Bulgar Kilise Cemaati, yeni kararlar ışığında yeniden kurulsun.
Eksarhlık Vekilliği, evvelki gibi hareket etmeğe devam etmekte olup, “Bulgar Eksarhlığı” başlıklı kâğıtlarını kullanmağa devam etmektedir. Patrikhane şimdilik bir şey dememektedir. Herhalde tasfiye dönemi olduğunu düşünmektedirler. Amerika’daki Bulgar Eparhiyası’nın Episkopu olarak, hareket formaliteleri sonuçlanıncaya kadar biz daha buradayız. Fakat bu durum daha fazla devam edemez. Çünkü Patrikhane her an varılan antlaşmaya göre hareket edilmesini isteyebilir. Yani, Eksarhlık Vekilliği kapatılsın, biz Amerikalıya gidelim, Bulgar Ortodoks Kilisesi yeni duruma göre organize olsun. Patrikhane’nin itirazı üzerine hiç kimse ciddi bir şekilde karşı koyamaz.
Onun için herhangi ilgili merciler tarafından bir sürprizle karşılaşmamak için, gereken organizasyon tedbirlerinin alınması için duacıyız. Her şeyden önce buradaki Kilise Cemaati’nin unvanı ne olacaktır? Rus Kilisesi, İstanbul ve civarında bulunan (hangi Rum enoriyasında yaşasınlar) bütün Rusların haklarını savunabilmek için “Konstantinopolis Rus Kilisesi Bölgesi” olarak ad almıştır. Kanaatimizce, İstanbul’da iki enoriyanın ve üç kilisenin var olduğunu düşünürsek, en iyisi “İstanbul Bulgar Eksarhlık Vekilliği” adını alsın. Bu şekilde daha evvel mevcut olan Bulgar Eksarhanesi’nin geleneği devam etmiş olacaktır. Bu şekilde Patrikhane de oldubitti ile karşı karşıya kalınca, fazla itiraz etmeyecektir.
Kilise hayatının bir an evvel rayına oturabilmesi için, hemen, başlarında bir başkanları olarak, bir ruhani personelinin gönderilmesi, önemle belirtiyorum; Papaz Boris Astarcief ile Roman Petrof daha fazla burada kalmamalıdır. Bu iki papaz yaptıkları kötülüklerle kalmayıp, bu davranışlarına devam etmektedirler. Şüphe yok ki kalırlarsa zarar vermeğe devam edeceklerdir. Onun Sen Sinod’tan onları geri çekmesini isteyeceğiz. Son defa olarak rica ediyoruz. Esasen Nevrokopski Boris ile Tırnovski Sofroniy, vermiş oldukları zararları yerinde görmek fırsatını bulmuşlardır. Onun için bunların İstanbul’da kalmaları çok sakıncalıdır.
Shizmanın kaldırılmasında, her ne kadar iki taraf ta birbirilerine karşı gayet nazik davrandılarsa da, tarihten gelen bir gerçeği de göz ardı etmememiz gerekmektedir. Bu gerçek bugün de devam etmektedir. Onun için her nereden gelirse gelsin, bu badirelere karşı koyabilecek, patriot, namuslu, görevini müdrik ruhanilerin İstanbul’a gelmeleri gerekmektedir. Onun için Sveti Sinod’un bu gerçekleri göz önünde tutarak, ona göre hareket etmesi gerekmektedir.
Eksarhlık Vekilliği İdarecisi
Veliçki Metropolit
(Üç sayfalık bu mektubun üzerinde çok fazla düzeltme ve karalama bulunmaktadır ve cümlelerin çoğu düşüktür. Bu nedenle tercümede ifadelere sadık kalınmıştır.)
O tarihte burada bulunmasına göz yumulan Andrey Veliçki yumuşak bir üslupla 13 Aralık 1945’te sınır dışı edilmiştir.[10] Veliçki’nin gidişinden sonra kiliselerin başına Protoirey rütbesindeki Yoakim Mustref geçti. Mustref, Rum Patrikhanesi ile yeni başlayan ve asimilasyona yönelik taleplerle karşılaşınca bunlara hayır dedi. Mustref’in karşısına hemen Blagoy Çiflianov çıkartıldı ama o da Bulgar vatandaşıydı ve bir müddet sonra o da İstanbul’dan ayrıldı. Bu fırtınalı dönemde Papaz Yoakim Mustref; 21 Mart 1946’da Bulgar Eksarhı Stefan’a bir mektup yazarak şunları dile getirmiş: [11]
“Sayın Eksarh; Bugün 21 Mart 1946 tarihinde saat 11’de (öğleden evvel) 16 Ocak 1946 tarih ve 142 sayılı yazı ile 2.62.1946 tarih ve 1119 sayılı yazınız ile 26 Şubat 1946 tarihli yazılarınızla iletmemizi istediğiniz iyi kardeşlik niyetlerinizi, Sayın Başkonsolos Lazar Popovski ile birlikte Patrikhaneye giderek yerine getirdik. Göndermiş olduğunuz Sveti İvan Rilski [12] ikonasını Patriğe hediye olarak verdik. Çok memnun oldu, dikkatle inceledi, haçını çıkardı ve öptü. Büyük bir sevinçle kabul ettiğini söyledi ve Sveti İvan Rilski’nin bütün Bulgaristan’ın hamisi olmasını diledi, kardeşlik minnetlerini Sayın Eksarha iletmemizi bizden istedi, kabul edilmemiz ve uğurlanmamız gayet samimi bir ortamda cereyan etti.
Sayın Ekzarh: Bu gayet huzursuz zamanlarda. Patrikhane ile olan ilişkilerimiz hakkında sizleri daima haberdar etmeyi, amir bir görev olarak kendimde görüyorum. İstanbul’daki Bulgarlar bundan böyle bir ruhani reislerinden mahrum kalacakları için çok üzgündürler. Herkes bunun neden böyle olduğunu anlamak ve öğrenmek için gayret sarf etmektedir. Kendilerine bunun kilise kanonlarının bir gereği olduğunu ve herkesin buna itirazsız itaat etmeleri gerektiğini anlatmaya uğraşıyoruz.
Fakat Patrikhane’nin dayattığı istek üzerine, dini belgelerin (Vaftiz, Evlenme Belgesi ve “Vula” evlenme müsaadesi) Rumca olarak verilmesi gerektiğini bir türlü kabul etmek istemiyorlar. Bize söyleyin diyorlar: “Hangi Kilise Kanonu, belgelerin Rumca olarak verilmesini emrediyor.” Cemaat kararlı olarak bu duruma karşı geliyor. Bazı kimseler ise, Bulgar Katolik Kilisesi’ne bağlanacaklarını, mezhep değiştireceklerini söylüyorlar ve hiçbir surette Rumca belgeleri kabul etmeyeceklerini de ifade ediyorlar.
Sayın Eksarh:
Milli Kilisemiz ve Ekümenik Patrikhane ile olan ilişkilerimizin esenliğinin korunması için, 14 tarihli yazınız doğrultusunda, elimden gelen bütün gayretimle hareket ediyorum. Protosingel’le ve Bay Fotiyadis’in huzurun da üçüncü görüşmemizde tarafımızdan gelecek talimata kadar, bugüne kadar olan prosedüre göre hareket etmek için mutabık kaldık.”
(Not: Elimizdeki belgede yazı burada bitiyor.)
30 Temmuz 1946’da Bulgar Eksarhı’ndan Yoakim Mustref’e 4094 sayılı şu mektup geldi: [13]
“Sayın Protoierey; Sen Sinod, aldığı bir kararı tarafınıza iletmeyi kararlaştırdı. Buna göre İstanbul’daki Bulgar Eksarhlık Vekilliği, oradaki Bulgarlara vereceği dini kilise belgelerini, Ekümenik Patrikhanesi’nden satın alabilecektir. Fakat bu belgeler yalnız Bulgarca olarak basılmış olacaklardır. Bu gayet önemlidir. Birçok açıdan ve İstanbul’daki soydaşlarımız bunun böyle olmasını istediği için çok önemlidir.
Tanrının saadeti üzerinde olsun
Bulgar Eksarhı Stefan”
8 Ağustos 1946’da Yoakim Mustref’i, Patrikhaneye çağırarak zoraki bir “Mahkeme” önüne çıkartmışlar. Mustref’in, Bulgar Eksarhı Stefan’a 9 Ağustos 1946’da yolladığı telgraf metni şöyledir: [14]
“Evlenme izni (Vula) konusu Patrikhane tarafından tekrar gündeme getirildi. Dün beni tekrar ruhani mahkeme önünde çağırıp çıkardılar. Eğer VULA almazsam evlenme törenlerini yapamayacağımı bildirdiler.
Kilisemizde düğünler olacağından emirlerinizi bekliyorum ve size yazılı bir rapor gönderiyorum. Cemaat mensupları Patrikhane’nin bu isteği karşısında son derece sinirlidirler. Yoakim Mustref”
Mustref’in, Bulgar Eksarhı’na yazdığı 10 Ağustos 1946 tarih ve 89 sayılı mektubunda da 8 Ağustosta olanlar ayrıntılı bir biçimde ifade edilmektedir: [15]
“Sayın Eksarh;
Bu ayın ikisinde Patrikhane’den, 8.8.1946 tarihinde orada bulunmam için yazılı davetiye aldım.
Neden davet edildiğimi bilmiyordum. Zamanında orada oldum. Beni Protosingelin makam odasına soktular. Orada 7 ruhani kişi vardı. İkisi metropolit, dördü arhimandrit ve bir dyakon. Bu resmen ruhani bir mahkeme idi!
Başkan metropolit, davet edilmemin nedenini açıkladı. Beni daha evvel uyardıkları halde onlardan “Vula” almadan düğünler yapmakla suçladılar. Kendilerine 28.12.1945 tarihinde tercüman Bay Fotiyadis’in huzurunda yapmış olduğum konuşmayı hatırlattım. Buna göre mutabık kaldığımız üzere, Bulgar Eksarhı’ndan bana talimat gelinceye kadar (83 sayılı telgraf - tarih 1945) beklememi ve cevap gelinceye kadar eski prosedüre göre hareket edebileceğim doğrultusundaydı. Fakat ne enteresandır ki, Protosingel bu konuşmayı hatırlayamadı.
Patrikhaneden vula almak mecburiyetinde olmamız cemaatimizi derinden heyecanlandırmaktadır. Çünkü bu davranışı; “Rum Lisanı’nı kilisemize sokmak ve ruhani esaretin tekrar kurulması” olarak görmektedirler. Bu tabii bir başlangıçtır. Çünkü bugün vula ile başlarlar daha sonra başka belgelerle. (Örneğin: Rumca-Bulgarca olarak yazılmış vaftiz belgelerini bize kabul ettirmek istedikleri gibi.) Diğer taraftan bu davranışlarında, Sveti Stefan Kilisesi’ne el koyarak kendi enoriyalarına (Dini hükümranlık sahası.) bağlamak hayallerini görmektedirler. Bu şekilde bizim için tarihi ve kutsal olan bir mabetten mahrum kalacağız. Eksarh Yosif’in dediği gibi; “...Bu alelade bir Kilise değildir. Bu anıt; sinesinde mert ve fedakâr devlerin, fertlerin tozlarını barındırmaktadır. Çeyrek asırlık çalışma, savaş, ıstırap ve umutlarla, Bulgar Halkı’nın imanından, umutlarından ve sevgisinden yapılmış bir çelenktir. Mert, cesur ve tanrı sevgisi ile dolu çobanların mabedidir. Ruhani ve sivil fertlerin ulu ve sarsılmaz ruhlarının mabedidir.” (1898 tarihinde, Sveti Stefan Kilisesi’nin, Eksarh Yosif tarafından kutsandığında söylediği söylevden) Bu nedenle himayeme tevdi edilen Cemaatimin evlatlarının istekleri şunlardır: Bu kutsal mabedi koruyunuz, bu şehirdeki Bulgarların kilise hayatının bağımsızlığını korumanızı rica ediyoruz.
Protoierey Yoakim Mustref”
Yoakim Mustref; 18 Eylül 1946’da yazdığı 108 sayılı mektupla Bulgar Büyükelçisi’ne de durumu aktarmış: [16]
“Sayın Büyükelçi – Ankara
Geçen ayın 31 tarihinde, Bulgar Eksarhı’ndan; Rum Patrikhanesi’nden, Bulgarca olmak şartıyla, Bulgar Eksarhlık Vekilliği’ne bağlı dindaşlar için her türlü dini belgeler almak talimatı aldım. Bulgar Sen Sinod’u, aynı yazıyı 29 Temmuz 1946 gün ve 31113-8-V numaralı yazısı ile Diyanet İşleri Müdürlüğü’ne de göndermiş olduğunu belirtiyor.
Bu konu ile ilgili olarak tamamlayıcı bilgi almak üzere bu ayın 11’inde Bulgar Eksarhı’na da bir yazı yazdım. Bu yazının bir nüshasını tarafınıza gönderiyorum. Bu problemin daha akılcı ve doğru bir çözüme bağlanabilmeği için ilginizi rica ediyorum. Aynı zamanda mümkünse sözü geçen değerli kâğıtların Patrikhane’den alınmamasının teminini sizden rica ediyorum.
Protoirey Yoakim Mustref”
Bulgar Büyükelçiliği 24 Eylül 1946’da, İstanbul’a, Bulgar Eksarhlık Temsilciliği’ne diye muhatap alarak, 923 sayılı bir mektup gönderdi ve Rum Patrikhanesi’nin gerekirse pek dikkate alınmaması ve önemsenmemesi hususunda bir cevap verdi: [17]
“Bulgar Eksarhlık Temsilciliği’ne. Konu: 18 Eylül 1946 gün ve 108 sayılı yazınıza cevaptır.
Ankara, 24 Eylül 1946
Büyükelçi V. Angelof”
1945’te başlayan bir asimile sürecinin sonunda, Türkiye Devleti’nin uyumadığını ve olan biteni çok iyi bir şekilde gözlemlediği anlaşılmakta, ancak olayın dini ve kiliseler arası bir sorun olması ve vakıf ve kilise yönetimi ile hiçbir cemaat mensubunun bu olaylardan ötürü resmi bir şikâyette bulunmadığı için herhangi bir müdahalede bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Yoakim Mustref’i 19 Kasım 1947’de o zaman Sirkeci’de bulunan 1.Şube’ye (O zaman istihbarat ve siyasi işlere bakan şube) çağırıldığı, aynı gün Bulgar Eksarhı’na yazdığı 181 sayılı bir mektuptan şöyle anlaşılmaktadır: [18]
“Sayın Eksarh;
Bugün 19 Kasım, Emniyet Müdürlüğü’nün siyasi kısmından çağırıldım ve bu sorulara cevap vermem istendi. Neden Eksarhlık Vekili olarak imza atıyorum. Çünkü Eksarhlık 1913 yılında Sofya’ya taşındı. Diğer taraftan neden eski başlıklı kâğıtları kullanıyorum ve eski mührü basıyorum.(muhaberatta)
Türk memurlarının bana karşı davranışı gayet nazikti.
Shizmanın kaldırılması için tanzim edilmiş olan “Tomos”a göre, İstanbul’daki Bulgar Ortodoks Kilisesi Cemaati müstakil ve ayrı bir ünite olarak dini davalarını düzenlenebilecektir. Burada zikredilmesi gereken bir husus ta mevcut Türk Kanunları, dini cemaatlerin varlığına müsaade etmemektedir.
Bulgar Ortodoks Cemaati, Rum Patrikhanesi’nin girişimleri sonucunda, yok olmak tehlikesi ile karşı karşıyadır. Acilen talimatlarınızı beklemekteyim.
Yoakim Mustref”
SONUÇ
Aradan geçen 60 yıl içinde ise hiçbir değişmemiştir. Patrikhane’nin ve yandaşlarının tek istemediği husus şudur: Olan bitenin Devlet Makamlarına intikal edilmemesi...
Bu makalemde alıntı yaptığım; “Patrikhane ile Mücadelem – Bulgar Eksarhlığı Vakfı’nda 15 Yıl” adlı kitabımda anlaşılmaz bir şekilde “susan” ve “konuşmayan” bir topluluğun yaşadıklarını, belgelerle ortaya koydum. Bu hep susan cemaatin “susmayan bir ferdinin kavgasını gözler önüne serdim. Tarafımızdan 1996 ve 2002 yıllarında, Rum Patrikhanesi mensupları aleyhine açılan iki dava ise 1997 ve 2007 yıllarında Yargıtay İçtihadı haline gelmiştir.
Birçok yazımda sözünü ettiğim bir husus vardır: Türkiye’deki azınlıklar üzerinde (Tümünü kast etmeden) “Türklük Şuuru” maalesef oluşmamıştır ve Amerika örneğindeki gibi “Evvelâ Amerikalı” olamamaktadırlar. Bu bağlamda bizim evvelâ Türk- sonra etnik yapımıza olan sahiplenmemiz de anlaşılamamaktadır. Bir Bulgar gazetesinin yazdığı gibi “Türk milliyetçisi bir Bulgar” olmak ise bizi onurlandırmaktadır…
Unutulmamalıdır ki Bulgar Tarihi ise aslında tamamen Osmanlı Tarihi’nin bir parçasıdır. Bulgaristan; 2. Meşrutiyet’in (1908) karışık ortamında bağımsızlığını ilan ederek ortaya çıkan bir ülkedir. 3. Çarlık Dönemi olarak da bilinen süreç; 1908’den, ülkenin komünist rejime döndüğü 1944’e kadar sadece 36 yıl sürdü. 1944’ten, Todor Jifkov yönetiminin yıkılarak yerine halen sürmekte olan cumhuriyet rejiminin geldiği 1991’e kadar da 47 yıl sosyalist cumhuriyet dönemi oldu. Rum Patrikhanesi ile en büyük kavgaların olduğu 1860’larda henüz bir Bulgaristan Devleti yoktu. 1945’te yapılan ve Türkiye’deki Bulgar Ortodoks Cemaati’ni allak bullak eden protokol ise Anayasamıza tamamen aykırıydı.
NOT: Bu makalede bahsi geçen belgeler, ekteki PDF dosyada mevcuttur.
[5] http://www.2023.gen.tr/haziran2012/9.htm
18 Temmuz 2012 Çarşamba
DİYANET İŞLERİ BAŞKANI’NIN RUM PATRİKHANESİ ZİYARETİ
28 Haziran 2012 Perşembe
BOJİDAR ÇİPOF 15 HAZİRAN 2012 HABERTÜRK TV'DE
17 Haziran 2012 Pazar
RUM PATRİKHANESİ ve UKRAYNA, GÜRCİSTAN İLİŞKİLERİ
Moskova Patrikliği ile Fener Rum Patrikhanesi'nin arasında ezeli bir rekabet vardır. Bu rekabet ya da husumet, Bizans’ın Osmanlılara karşı yardım vaadi karşılığında Ortodoksluk ve Katolikliğin tek çatı altında yapılanmasına rıza göstermesinden kaynaklanır. Rusların Bizans’ın dine “ihanet” ettiğine olan inancı, yüzyıllardır süren bir tepki şeklinde hâlâ süregelmektedir. Hatta Moskova İstanbul’un Fethi’nden sonra kendisini 3.Roma saydı. Tarihsel süreçte bu zihniyet; Rusların, Osmanlı’nın başına büyük işler açmasına neden olan, Osmanlı topraklarındaki Ortodoksların hamiliğine soyunmalarına ve “Project Greek” adı altındaki Grek Projesi ile Panslavizm’in destekçisi ve hamisi olmasına da nedendir.
Ortodokslukta, Katolikliklerin Papası gibi tek otorite yok... Bu mezhepteki tüm ülkelerin kiliseleri millidir ve prensipte bağımsızdırlar ve Fener Rum Patrikhanesi’nin başında o esnada bulunan patriğin, (rütbe açısından) diğer patrikhanelerin başındaki patriklerden daha üst bir rütbesi de yoktur. Çünkü Ortodoks Dünyası’nda, Katolik Kilisesindeki Papanın ruhani reisliği örneğinde olduğu gibi tek bir ruhani lidere tabi olma durumu da yoktur. Nitekim Dünya Ortodoksları; Rusya, Ukrayna, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Karadağ ve Yunanistan Patrikhaneleri ya da başpiskoposlukları tarafından yönetilmektedir ve Fener Rum Patrikliği’nin “ekümeniklik” iddiası bir yana “primus inter pares” (eşitler arasında birinci) konumu dahi tartışmalıdır.
Soğuk Savaş döneminin ardından Rusya’nın, eski coğrafyasında (SSCB) bulunan Ortodoks halkların üzerinde Moskova Patrikhanesi’nin etkili olmasını sağlama gayretleri başladı. Zira 200 milyondan fazla Slav-Ortodoks’un (dini açıdan) başı konumunda bulunan Rus Kilisesi üzerinde ABD’nin, Fener Rum Patrikhanesi’ni kullanarak etki/baskı kurma gayretleri de Soğuk Savaş döneminin hemen ardından yoğunlaştı. Rusya’nın kendi patrikhanesini kullanarak ve kiliseye her türlü desteği de vererek güçlendirme çabalarının karşısında, ABD’nin de Rum Patrikhanesi’ne olan ilgisi ve desteği arttı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi kadar eski olan Rum Patrikhanesi’ne olan ABD desteği, Sovyet Rusya’nın çöküşü ile birlikte ABD’nin adeta bir dış politika hedefi halini aldı. Rus Kilisesi’nin şemsiyesi altında ya da himayesi altında olmayı kabul etmeyen ve Sovyet rejimin çöküşü/bitişinin hemen ardından Rus Patrikhanesi’nin dini hiyerarşisinden kopan, Baltık ülkelerinin kiliseleri ile Ukrayna ve Gürcistan kiliseleri Moskova’dan ayrılmışlardır.
Eski Sovyet coğrafyasında bulunan devletler ile olan siyasi ve ekonomik ilişkiler politik açıdan bu süreçte çok önem kazandı. ABD ile AB’nin bu ülkelerde etkili olmasının getireceği kazanımlardan ötürü, çok fazla siyasi etkenin arasına bu Ortodoks halkların Moskova’nın dini otoritesinden etkilenmemeleri de eklendi.
Geçtiğimiz senenin Eylül ayında İstanbul’da İskenderiye ve Antakya’ patriklerinin yanı sıra tarihi önem açısından bu iki patrikhanenin hemen ardından gelen “Kudüs Patriği” ile başpiskoposlar sıralamasında hayli geride olan “Kıbrıs Başpiskoposu”nun da bulunduğu “beşli” bir toplantı yapıldı.
Patriklerin genel Ortodoks toplantıları dışında böyle bir araya gelmeleri rutin bir davranış değildi ve Atina Başpiskoposu gibi, hem hitap ettiği nüfus sayısı, hem de otoritesi açısından önemli bir konumda olan bir başpiskoposun çağırılmadığı bu toplantıda; Türk düşmanlığı ile bilinen Kıbrıs Başpiskoposu’nun da bulunması ise çok ilginç oldu.
Bu gizemli toplantının ana gündemi; 2011 içinde yapılacak olan genel Ortodoks toplantısı öncesinde, “Rus Patriği”ne karşı alınacak stratejiyi belirlemekti ve bu durum Moskova’yı fevkalade kızdırdı. Bu toplantının maksadının sadece Akdeniz ülkelerindeki gelişmeleri değerlendirmek olduğu şeklinde yapılan açıklamaya karşın, Kıbrıs Başpiskoposu Hrisostomos, toplantının öncesinde; bu toplantıda tüm Ortodoks dünyasını ilgilendiren kararların alınacağını beyan etmesi ise kafalarda çok soru işareti yarattı.
Kıbrıs Rum Kesimi’nin önümüzdeki dönem “AB Dönem Başkanlığı”nı alacak olması ve buna Türkiye’nin gösterdiği tepkileri göz önüne aldığımızda, Kıbrıs Başpiskoposu Hrisostomos’un beyanlarına sıradan bir söylem olarak bakmak mümkün değildir. Geçtiğimiz sene Kıbrıs Rum Kesimi’nde oynanan Apoel-Pınar Karşıyaka basketbol maçında, fanatik Rumlarca takımımız oyuncularına ve yöneticilerine yapılan taşlı sopalı saldırıyı tertipleyen aşırı ırkçı örgüt “Ulusal Halk Cephesi”nin (ELAM) ardında, Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu 2. Hrisostomos’un (Chrysostomos of Kition) bulunduğu, bizzat Rum lider Hristofyas tarafından kendi meclislerinde ifade edilmişti.
Öte yandan, ABD’de kurulu “Order of Saint Andrew The Apostle Archon of The Ecumenical Patriarchate” adlı bir derneğin adı son bir yıl içinde ülkemizde sıkça telaffuz edildi. Kısaca “Archonlar” olarak tanımlanan bu derneğin üyeleri şu anda ABD’de inanılmaz siyasi ve ekonomik güce sahiptirler. Archonlar, Patrikhane’ye “ekümenik” statü verilmesini ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını sağlamak için canla başla çalışmaktadırlar. Bu tabloya baktığımızda Fener ile Moskova arasındaki güç savaşının bir ayağının da Türkiye’de olacağı anlaşılmaktadır.
Eski Sovyet rejiminden ayrılan Baltık ülkelerinin Fener ve Moskova iklimindeki pozisyonlarının bu makalemiz açısından şu esnada önemi yoktur. Ancak Ukrayna ve Gürcistan’ın pozisyonlarının, her iki ülke ile olan siyasi ilişkilerimiz ve ekonomik işbirliklerimiz çerçevesindeki pozisyonları bizim açımızdan çok önemlidir ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in iktidara gelmesinden sonra Rusya için daha fazla önem kazanan Avrasya coğrafyasında Ukrayna'nın Batı yanlısı bir politika izlemesi Rusya açısından kabul edilememiştir. Çünkü Ukrayna, 45 milyon nüfusuyla ve kalabalık Ortodoks cemaatiyle, Rusya açısından son derece önemli bir ülkedir. Rusya için, Ukrayna’yı kendi denetiminde tutmanın tek yolu ise artık salt enerji değildir.
İşte bu karmaşık ilişkiler yumağı içinde Ortodoksluk da çok büyük bir koz olarak öne çıkmaktadır. Rum Patriği Bartholomeos, geçtiğimiz yıllarda bu iki ülkeye ziyaretler yapmış ve devlet başkanı gibi karşılanmıştı.
Bu noktada ABD ve AB’nin Ortodokslar üzerindeki bu çalışmalarında en büyük edinimi sağlayan unsur; Sovyet rejiminin çöküşüdür. Eskiden Moskova Patrikliği’ne bağlı olmak durumunda/zorunda olan SSCB’den ayrılmış ülkelerin, doğal bir milli tepkileri olarak hâlâ Moskova’ya dini açıdan bağlı kalmama istekleri anlaşılır tepkilerdir.
Protestan yoğun bir ülke olan ABD’nin ve de Katolik ve Protestan ülkeler topluluğu olarak tanımlayabileceğimiz Avrupa’nın neden Ortodoks Dünyası’na müdahil olduklarını açıklamak ve Rum Patrikhanesi’ne verilen çok üst seviyedeki desteğin perde arkasını anlamak elbette ki çok yönlü bir denklemdir. Fakat bu denklemin en bilinen ayağı Rusya’nın Ortodokslar üzerinde egemen olmamasını sağlamaktır.
Burada dini değil de siyasi boyutları çok yüksek olan bir güç savaşı bulunduğuna da vurgu yapmak isteriz. Bu güç savaşı da ister istemez ABD destekli Fener Rum Patrikhanesi’ni çok önemli bir aktör yapmaktadır. Mecazi anlamda; “Ortodoks Halifeliği” kurmakla eşdeğer olarak nitelendirilebilecek olan Rum Patrikhanesi’nin “Ekümenizm” statüsünün kabul edilmesi, ileriye yönelik olarak topraklarımızda büyük bir güç yaratacaktır.
İstanbul’un Fethi’ni müteakip, Fatih Sultan Mehmet’in o esnada boş olan Rum Patrikliği’ne Yennadios’u tayin etmesi ve ona “Millet Başı” ünvanı ile dini olmaktan öte cismani yetkiler vermesi belki ilk bakışta çok büyük bir “hoşgörü” örneğidir… Fakat tarihsel süreç içinde Osmanlı’nın büyümesi ile birlikte adeta ikinci bir sultanlık da bu topraklarda büyümüş ve ilerleyen asırlarda Osmanlı’nın sonunu getiren ve nihayet 1932’de Yunanistan’ın kurulmasına da neden olan bir dev yaratmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra Rum Patrikhanesi’nin “Millet Başı” ünvanı ve cismani yetkileri kadük olmuş, Lozan’da varılan sözlü mutabakatlar sonucunda ise Patrikhane sadece Türkiye topraklarında yerleşik Rumların, dini lideri olarak ülkemizde kalmıştır. Görülüyor ki “masum” bir istek ya da dilek şeklinde bize yutturulmaya çalışılan “ekümenizm” statüsü aslında Patrikhane açısından çok büyük edinimlerin sağlanmasına neden olacaktır.



