28 Haziran 2012 Perşembe

BOJİDAR ÇİPOF 15 HAZİRAN 2012 HABERTÜRK TV'DE



Araştırmacı Yazar Bojidar Çipof, 15 Haziran 2012'de Habertürk TV'de azınlık vakıflarının iadesini sağlayan yeni yönetmelik çerçevesinde, Bulgar Eksarhlığı Vakfı'nın Şişli'de geri almaya çalıştığı araziler ile ilgili konuştu.

17 Haziran 2012 Pazar

RUM PATRİKHANESİ ve UKRAYNA, GÜRCİSTAN İLİŞKİLERİ

Moskova Patrikliği ile Fener Rum Patrikhanesi'nin arasında ezeli bir rekabet vardır. Bu rekabet ya da husumet, Bizans’ın Osmanlılara karşı yardım vaadi karşılığında Ortodoksluk ve Katolikliğin tek çatı altında yapılanmasına rıza göstermesinden kaynaklanır. Rusların Bizans’ın dine “ihanet” ettiğine olan inancı, yüzyıllardır süren bir tepki şeklinde hâlâ süregelmektedir. Hatta Moskova İstanbul’un Fethi’nden sonra kendisini 3.Roma saydı. Tarihsel süreçte bu zihniyet; Rusların, Osmanlı’nın başına büyük işler açmasına neden olan, Osmanlı topraklarındaki Ortodoksların hamiliğine soyunmalarına ve “Project Greek” adı altındaki Grek Projesi ile Panslavizm’in destekçisi ve hamisi olmasına da nedendir. 

Ortodokslukta, Katolikliklerin Papası gibi tek otorite yok... Bu mezhepteki tüm ülkelerin kiliseleri millidir ve prensipte bağımsızdırlar ve Fener Rum Patrikhanesi’nin başında o esnada bulunan patriğin, (rütbe açısından) diğer patrikhanelerin başındaki patriklerden daha üst bir rütbesi de yoktur. Çünkü Ortodoks Dünyası’nda, Katolik Kilisesindeki Papanın ruhani reisliği örneğinde olduğu gibi tek bir ruhani lidere tabi olma durumu da yoktur. Nitekim Dünya Ortodoksları; Rusya, Ukrayna, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Karadağ ve Yunanistan Patrikhaneleri ya da başpiskoposlukları tarafından yönetilmektedir ve Fener Rum Patrikliği’nin “ekümeniklik” iddiası bir yana “primus inter pares” (eşitler arasında birinci) konumu dahi tartışmalıdır. 

Soğuk Savaş döneminin ardından Rusya’nın, eski coğrafyasında (SSCB) bulunan Ortodoks halkların üzerinde Moskova Patrikhanesi’nin etkili olmasını sağlama gayretleri başladı. Zira 200 milyondan fazla Slav-Ortodoks’un (dini açıdan) başı konumunda bulunan Rus Kilisesi üzerinde ABD’nin, Fener Rum Patrikhanesi’ni kullanarak etki/baskı kurma gayretleri de Soğuk Savaş döneminin hemen ardından yoğunlaştı. Rusya’nın kendi patrikhanesini kullanarak ve kiliseye her türlü desteği de vererek güçlendirme çabalarının karşısında, ABD’nin de Rum Patrikhanesi’ne olan ilgisi ve desteği arttı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi kadar eski olan Rum Patrikhanesi’ne olan ABD desteği, Sovyet Rusya’nın çöküşü ile birlikte ABD’nin adeta bir dış politika hedefi halini aldı. Rus Kilisesi’nin şemsiyesi altında ya da himayesi altında olmayı kabul etmeyen ve Sovyet rejimin çöküşü/bitişinin hemen ardından Rus Patrikhanesi’nin dini hiyerarşisinden kopan, Baltık ülkelerinin kiliseleri ile Ukrayna ve Gürcistan kiliseleri Moskova’dan ayrılmışlardır.

Eski Sovyet coğrafyasında bulunan devletler ile olan siyasi ve ekonomik ilişkiler politik açıdan bu süreçte çok önem kazandı. ABD ile AB’nin bu ülkelerde etkili olmasının getireceği kazanımlardan ötürü, çok fazla siyasi etkenin arasına bu Ortodoks halkların Moskova’nın dini otoritesinden etkilenmemeleri de eklendi.

Geçtiğimiz senenin Eylül ayında İstanbul’da İskenderiye ve Antakya’ patriklerinin yanı sıra tarihi önem açısından bu iki patrikhanenin hemen ardından gelen “Kudüs Patriği” ile başpiskoposlar sıralamasında hayli geride olan “Kıbrıs Başpiskoposu”nun da bulunduğu “beşli” bir toplantı yapıldı.

Patriklerin genel Ortodoks toplantıları dışında böyle bir araya gelmeleri rutin bir davranış değildi ve Atina Başpiskoposu gibi, hem hitap ettiği nüfus sayısı, hem de otoritesi açısından önemli bir konumda olan bir başpiskoposun çağırılmadığı bu toplantıda; Türk düşmanlığı ile bilinen Kıbrıs Başpiskoposu’nun da bulunması ise çok ilginç oldu.

Bu gizemli toplantının ana gündemi; 2011 içinde yapılacak olan genel Ortodoks toplantısı öncesinde, “Rus Patriği”ne karşı alınacak stratejiyi belirlemekti ve bu durum Moskova’yı fevkalade kızdırdı. Bu toplantının maksadının sadece Akdeniz ülkelerindeki gelişmeleri değerlendirmek olduğu şeklinde yapılan açıklamaya karşın, Kıbrıs Başpiskoposu Hrisostomos, toplantının öncesinde; bu toplantıda tüm Ortodoks dünyasını ilgilendiren kararların alınacağını beyan etmesi ise kafalarda çok soru işareti yarattı.

Kıbrıs Rum Kesimi’nin önümüzdeki dönem “AB Dönem Başkanlığı”nı alacak olması ve buna Türkiye’nin gösterdiği tepkileri göz önüne aldığımızda, Kıbrıs Başpiskoposu Hrisostomos’un beyanlarına sıradan bir söylem olarak bakmak mümkün değildir. Geçtiğimiz sene Kıbrıs Rum Kesimi’nde oynanan Apoel-Pınar Karşıyaka basketbol maçında, fanatik Rumlarca takımımız oyuncularına ve yöneticilerine yapılan taşlı sopalı saldırıyı tertipleyen aşırı ırkçı örgüt “Ulusal Halk Cephesi”nin (ELAM) ardında, Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu 2. Hrisostomos’un (Chrysostomos of Kition) bulunduğu, bizzat Rum lider Hristofyas tarafından kendi meclislerinde ifade edilmişti. 

Öte yandan, ABD’de kurulu “Order of Saint Andrew The Apostle Archon of The Ecumenical Patriarchate” adlı bir derneğin adı son bir yıl içinde ülkemizde sıkça telaffuz edildi. Kısaca “Archonlar” olarak tanımlanan bu derneğin üyeleri şu anda ABD’de inanılmaz siyasi ve ekonomik güce sahiptirler.  Archonlar, Patrikhane’ye “ekümenik” statü verilmesini ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını sağlamak için canla başla çalışmaktadırlar. Bu tabloya baktığımızda Fener ile Moskova arasındaki güç savaşının bir ayağının da Türkiye’de olacağı anlaşılmaktadır. 

Eski Sovyet rejiminden ayrılan Baltık ülkelerinin Fener ve Moskova iklimindeki pozisyonlarının bu makalemiz açısından şu esnada önemi yoktur. Ancak Ukrayna ve Gürcistan’ın pozisyonlarının, her iki ülke ile olan siyasi ilişkilerimiz ve ekonomik işbirliklerimiz çerçevesindeki pozisyonları bizim açımızdan çok önemlidir ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in iktidara gelmesinden sonra Rusya için daha fazla önem kazanan Avrasya coğrafyasında Ukrayna'nın Batı yanlısı bir politika izlemesi Rusya açısından kabul edilememiştir. Çünkü Ukrayna, 45 milyon nüfusuyla ve kalabalık Ortodoks cemaatiyle, Rusya açısından son derece önemli bir ülkedir. Rusya için, Ukrayna’yı kendi denetiminde tutmanın tek yolu ise artık salt enerji değildir. 

İşte bu karmaşık ilişkiler yumağı içinde Ortodoksluk da çok büyük bir koz olarak öne çıkmaktadır. Rum Patriği Bartholomeos, geçtiğimiz yıllarda bu iki ülkeye ziyaretler yapmış ve devlet başkanı gibi karşılanmıştı.

Bu noktada ABD ve AB’nin Ortodokslar üzerindeki bu çalışmalarında en büyük edinimi sağlayan unsur; Sovyet rejiminin çöküşüdür. Eskiden Moskova Patrikliği’ne bağlı olmak durumunda/zorunda olan SSCB’den ayrılmış ülkelerin, doğal bir milli tepkileri olarak hâlâ Moskova’ya dini açıdan bağlı kalmama istekleri anlaşılır tepkilerdir. 

Protestan yoğun bir ülke olan ABD’nin ve de Katolik ve Protestan ülkeler topluluğu olarak tanımlayabileceğimiz Avrupa’nın neden Ortodoks Dünyası’na müdahil olduklarını açıklamak ve Rum Patrikhanesi’ne verilen çok üst seviyedeki desteğin perde arkasını anlamak elbette ki çok yönlü bir denklemdir. Fakat bu denklemin en bilinen ayağı Rusya’nın Ortodokslar üzerinde egemen olmamasını sağlamaktır.

Burada dini değil de siyasi boyutları çok yüksek olan bir güç savaşı bulunduğuna da vurgu yapmak isteriz.  Bu güç savaşı da ister istemez ABD destekli Fener Rum Patrikhanesi’ni çok önemli bir aktör yapmaktadır. Mecazi anlamda; “Ortodoks Halifeliği” kurmakla eşdeğer olarak nitelendirilebilecek olan Rum Patrikhanesi’nin “Ekümenizm” statüsünün kabul edilmesi, ileriye yönelik olarak topraklarımızda büyük bir güç yaratacaktır.

İstanbul’un Fethi’ni müteakip, Fatih Sultan Mehmet’in o esnada boş olan Rum Patrikliği’ne Yennadios’u tayin etmesi ve ona “Millet Başı” ünvanı ile dini olmaktan öte cismani yetkiler vermesi belki ilk bakışta çok büyük bir “hoşgörü” örneğidir… Fakat tarihsel süreç içinde Osmanlı’nın büyümesi ile birlikte adeta ikinci bir sultanlık da bu topraklarda büyümüş ve ilerleyen asırlarda Osmanlı’nın sonunu getiren ve nihayet 1932’de Yunanistan’ın kurulmasına da neden olan bir dev yaratmıştır.

Cumhuriyetin ilanından sonra Rum Patrikhanesi’nin “Millet Başı” ünvanı ve cismani yetkileri kadük olmuş, Lozan’da varılan sözlü mutabakatlar sonucunda ise Patrikhane sadece Türkiye topraklarında yerleşik Rumların, dini lideri olarak ülkemizde kalmıştır. Görülüyor ki “masum” bir istek ya da dilek şeklinde bize yutturulmaya çalışılan “ekümenizm” statüsü aslında Patrikhane açısından çok büyük edinimlerin sağlanmasına neden olacaktır. 

http://www.21yyte.org/tr/

 

11 Mayıs 2012 Cuma

RUM PATRİKHANESİ ve RUS KİLİSESİ


Rusların Hıristiyanlıkla tanışması 988 yılında gerçekleşmiştir.  O zamanki adı ile “Kiev Devleti”nin Büyük Knez’i 1. Vladimir Kiev ile Novgorod’u birleştirerek bugünkü Ukrayna’dan Baltık Denizi’ne kadar büyük bir devlet kurmuştur. Bir putperest olan ve hatta insanların kurban edildiği ayinlere de katıldığı bilinen 1. Vladimir; Bizans İmparatoru Basileios ile askeri bir anlaşma yaparak ve kız kardeşinin de imparatorla evlenmesi karşılığında ittifaka girdi. Bu ittifak ile birlikte Rusların Hıristiyanlığı kabul etmesi ve ayinlerde eski kilise Slavcası’nın kullanılması taraflarca kabul edildi.

Hıristiyanlığın Rusların arasında kabul edilmesinin ardından, bir Bizanslı metropolit kiliseyi organize etti ve Ruslar dinsel açıdan 1037’den 1448’e kadar Konstantinopolis’in denetimi altında oldular. Ancak ilk kabul ediş esnasında eski Slavca’nın “Kilise Dili” olarak devrede olmasının Rus Kilisesi’nin bugünkü gücünde olmasındaki rolü büyüktür.

Rum Patrikhanesi’nin Ekümeniklik iddialarını biliriz. Ancak bu doğru değildir. Zira Ekümenik olmanın en büyük şartı; kilisenin bir Havari tarafından kurulmuş olmasıdır. Dünya’da bu vasfa sahip olan, üç Ekümenik Patrikhane vardır. (Roma, İskenderiye, Antakya) Fakat Roma dışındaki diğer kiliseler -ki bunlar bugün Ortodoks kiliselerdir- Rum Patrikhanesi’ni ekümenik olarak kabul ederler ve kendi aralarında Rum Patrikhanesi’ni “Eşitler Arasında Birinci” (Primus inter pare) olarak tanımlarlar.

Burada şu husus çok önemlidir: Bu kiliselerde kullanılan dil hâlâ eski Yunancadır. İşte burada Rusların 988’de -Bizans kontrollü de olsa- Hıristiyanlığı kabul edişlerinde eski Slavcanın kilise dili olarak kullanılmasını şart koşmuş olmalarının önemi ortaya çıkmaktadır. Rus Kilisesi’nin aynı din ve mezhepte olmak dışında dil bağı yoktur ve diğer Slav kiliseler de eski Slavcayı kilise dili olarak kullanırlar.

İstanbul’un Fethi ile birlikte Rusya Yunanlılara karşı hasmane bir tutum sergilemeye başlar. İstanbul’un Fethi’nden önce bilindiği gibi Bizans imparatoru askeri destek karşılında ve Ortodoksluğu lağv etmek koşulu ile Papalığa taviz vermiş ve Katolik ile Ortodoksluğun birleştirilmesi için İstanbul’a gelen bir kardinal da Fetihten kısa bir süre önce kutlanan Paskalya Bayramı’nı Katolik Ritüeline göre icra etmiştir.

Rusya bu yapılanın dine karşı bir “ihanet” olduğuna inanmıştır. Bu inanış daha sonraki süreçte, Rusya’nın, Ortodoksların hamiliğine soyunmasına, Panslavizmin destekçisi olmasına ve sonraki asırlarda Osmanlı’nın başına çok dertler açan “Grek Projesi”ni (Project Grek) devreye sokmasına neden oldu.

Tarih boyunca diğer ülkelerde ve en çok Bizans’ta da olduğu gibi kilise; hep imparatorların maşası olmuştur. Rus Çarı 1. Petro (Büyük Petro) da bu bağlamda 1721’de Moskova Patrikliği’ni etkisizleştirdi ve devlet denetimi altında bir Sen Sinod kurdu. Bu tarihten sonra kilise daima çarlığın maşasıdır ve bağımsız hareket kabiliyeti yoktur.

1917 Ağustos’unda -ki o çok karmaşık bir dönemdi- Moskova Patrikliği yeniden kuruldu ve başına Patrik “Tihon” geçti ama bu kez de hemen ardından “Ekim Devrimi” gerçekleşti. 1917 Ekim Devrimi ile birlikte Bolşevikler, ilk olarak kiliselerin sınırsız mal varlıklarına el koydular ve Çar Romanov ve ailesi ile birlikte Moskova Patriğini de öldürdüler.

Bolşeviklere karşı çıkan bir grup din adamı kutsal eşyaları da kaçırarak eski Yugoslavya'da bir Rus Ortodoksluk merkezi kurdular. Bu kilise 1950 yılında New York'a taşındı ve diaspora Ruslarının en önemli dini merkezi oldu.

Rus Kilisesi’nin Bolşeviklerden itibaren olan Komünist dönemde yaşadıkları tek başına bir makale ile dahi irdelenemez. Bu makalemizde varmak istediğimiz noktada daha fazla açılıma gerek olmadığı kanaatindeyiz. Bu süreç; Çarların oyuncağı olan kilisenin bu kez de komünistlerin oyuncağı olduğu bir süreçtir ve sisteme bağlılık göstermeyen din adamları çok zor durumlara düşmüştür.

Stalin’in 1943’ten itibaren din politikasını değiştirmesi Rus Kilisesi için bir dönüm noktasıdır. Bu değişim; 1945’te 1870 Bulgar Eksarlığı Fermanı’ndan itibaren Rum Patrikhanesi tarafından afarozlu (Shizmatik) olan Bulgar Kilisesi’nin de durumunu değiştirmiştir. (Bu konuda bir önceki makalemizin okunması tavsiye edilir)

Sovyetler Birliği yıkılınca Patrik 2. Aleksey, Amerika’daki kiliseyi Rusya'daki Kilise ile birleştirmek istedi.  ABD Rus Kilisesi iki şartla birleşmeyi onaylayacaklarını açıkladılar. Komünistlerin katlettiği insanlar için bir anma günü ilan edilmesi ve eski Patrik Sergey'in komünistlere koşulsuz boyun eğmiş olduğu için bu hususta kilisece tüm Ruslardan özür dilenmesi. Bu talepleri  Putin ve Patrik Aleksiy kabul etmediler. Ancak yine de birleşme gerçekleşti. Tabi ki bu birleşme ile birlikte Moskova Patrikhanesi çok güçlendi ve Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenik iddialarına bir safsata olarak bakmaya başladı. Bu zaten Putin’in de desteklediği bir tepkiydi. Putin; İstanbul ziyaretinde Ortodoks olmayan devlet adamlarının dahi her ne sebeble İstanbul’da bulunsalar mutlaka bir ziyaret gerçekleştirdikleri Rum Patrikhane’sine uğramadı…

Dünya’daki en büyük Ortodoks nüfus bilindiği gibi Rusya’dadır. Bu noktaya, Rusya’nın değişimden önceki pozisyonunu ve SSCB dönemi göz önüne alınarak bakıldığında, Ortodoksların yarıdan fazlasının bu coğrafyada bulunduğu görülür. Moskova Patrikhanesi bu bağlamda, kendisinin dünyadaki en büyük Ortodoks cemaate sahip olduğunu ve Dünya üzerindeki her 2 Ortodoks’tan birinin Rus olduğunu her fırsatta ortaya koyar.

Sovyet Rusya’nın dağılması ile birlikte Moskova ile sürekli rekabet içinde olan Rum Patrikhanesi gözünü dağılma neticesinde ayrılan devletlerdeki kiliselere dikti. Bunların en önemlileri de şüphesiz Ukrayna ve Gürcistan kiliseleridir. Bu ülkelerdeki kiliselerin eskiden Moskova olan dini idare merkezini ya da otoritesini kendi ulusal politikaları çerçevesinde, kabul etmemeleri ise çok doğal bir tepkidir. Bu tepki Ukrayna ve Gürcistan’ı bir arayışa sokmuştur. Bu başsız kalan kiliseler, Rum Patrikhanesi’nin ağzının suyunun akmasına neden olması ise bir başka önemli noktadır.

Rum Patriği Barholomeos 7-12 Ekim 2011 arasında Aynaroz Bölgesi’ne bir ziyaret yaptı. Bu ziyaret, o bölgede Rusya için fevkalade önem arz eden “Aziz Pandeleimon Rus Manastır”ı ile ilgili Rusya’nın da önemli bir adım atmasına neden oldu. 30 Eylül 2011’de Rus Patriği Kiril, Devlet başkanı Dimitri Medvedev ve çok üst düzey bürokratların katılımı ile “Aziz Pandeleimon Rus Manastırı Kültür ve Manevi Mirası Koruma Kurulu” oluşturuldu ve bu manastırın rehabilitasyonu için çok büyük bir bütçe ayrıldı.

Böyle büyük bir gövde gösterisinin nedenleri arasındaki en önemli husus ise 1 Eylül’de Rum Patrikhanesi’nde yapılan ve kendileri ile ilgili konuları da içeren ama Rus Kilisesi’nden bir temsilcinin çağırılmadığı bir toplantıdır.

Eski Sovyet yönetiminde olan Baltık ülkelerinin kiliseleri de bu değişim sürecinde teker teker Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlandılar ama bunlar Ukrayna ve Gürcistan kadar önemli değildir. Bu iki ülkede de geçtiğimiz iki yıl içinde Rum Patriği Bartholomeos’un gövde gösterileri oldu ve Rusya tarafından hoş karşılanmadı. Bir sonraki yazımızda; bu gezileri ve Patrikhane’nin Ukrayna ve Gürcistan faaliyetlerini ayrıntıları ile ele alacağız.

30 Nisan 2012 Pazartesi

HALİÇ'TEKİ DEMİR KİLİSE’NİN ve BULGAR CEMAATİ’NİN TARİHİ (2.Bölüm)

  

“Haliç'teki Demir Kilise ve Bulgar Cemaati”  başlıklı bu makalemizin ilk kısmı için önceki bölümü de okuyunuz. 

Bulgarlar 1870 tarihli Padişah fermanına rağmen Fener Rum Patrikhanesi tarafından millet olarak aforoz edilmişler ancak Bulgar kaynaklarında sıkça rastlandığı üzere, bu “shizma”  (Aforoz) işini pek de ciddiye almamışlardır.[1]

Bu durum 1944 yılına kadar devam eder. 9 Eylül 1944’de Bulgaristan’da Sovyet Rusya destekli komünist bir rejim başladı. Bulgaristan Hükümeti dış dünya ile bağlarını tamamen koparmamak, hatta bazı ülkelere sempatik görünmek için Bulgar Ortodoks Kilisesi’ni destekler bir havaya girdi. Amaç kiliseyi devlete bağımlı/kukla bir idare olarak yönetmekti. Bir taraftan Fener Rum Patrikhanesi tarafından aforozlu (Shizmatik) ilan edilen, öte yandan uzun yıllar gerçek anlamda başsız kalan Bulgar Ortodoks Kilisesi politik açıdan kullanılmaya hazırdı.

Ortodoks dünyasının liderliğini ele geçirmek isteyen Rus Patrikhanesi ile Fener Rum Patrikhanesi arasında ezelden beri süre gelen rekabet ile o yılların Avrupa’sını paylaşan siyaset birleşti. Galip devletler siyasi etki alanlarını paylaşırken, Balkanları Sovyet Rusya’ya bırakmışlardı.

Dış ülkeler ile olan ilişkilerinde, bu ülkelere sempatik görünmek Rusya için de çok gerekliydi. Rusya’nın yöneticileri, Bulgaristan gibi komünist idare altındaki diğer ülkelerin ulusal kiliselerini de kendi kiliselerine manevi açıdan bağımlı hale getirmeye çalışıyorlardı.

Ocak 1945’te, Moskova’da bir Ortodoks birliği toplantısı yapıldı. Fener Rum Patrikhanesi temsilcilerinin de katıldığı bu gibi toplantıya sadece Rum Patrikhanesi tarafından “shizmatik” ilan edilmiş, Bulgar Kilisesi temsilcileri katılmadı. Bu toplantıda Rus Patriği’nin, ”Kardeş Bulgaristan Kilisesi’nin de artık Ortodoks birliğine dâhil olması gerekir. Bu yolda her şeyin yapılması gerekmektedir.” fikrini ağırlığını koydu

Sıkışan Rum Patriği; Bulgarların kendisine bir mektup yazarak 5 Mart 1870 tarihli padişah fermanı ile başlayıp 1872 yılında shizma (Aforoz) ile noktalanan ayrılık için özür dilemesini istedi. Rus Patriği tarafından da benimsenen bu çözüm, Bulgar Ortodoks Kilisesi’ne derhal bildirildi. Politik güçler tarafından organize edilen bu gelişmeler sürerken 21 Ocak 1945 tarihinde, Sofya’da acele olarak bir kilise genel kurulu toplandı ve Sofya Metropoliti Stefan Eksarh seçildi. Yine aynı kurulda komünist yöneticilerin dikte ettirdiği “Bulgar Ortodoks Kilisesi Tüzüğü” de onaylandı. Stefan, Eksarh seçilir seçilmez Rum Patrikhanesi’ne aman dileyen uzun bir mektup yazdı.[2]

Bu mektup ile Bulgarların, Osmanlı Devleti’nin de destek ve hoşgörüsü sayesinde elde ettikleri dini özerklik bir kenara atılmaktaydı. Böylece 73 yıldır süregelen anlaşmazlıklar ile karşılıklı olarak birbirlerini reddeden bu iki kilise arasında tekrar bir yakınlaşma oldu. 3 Şubat 1945’de Nevrokopski Boris ve Tırnovski Sofroniy dini lakaplarıyla bilinen iki Bulgar metropoliti, İstanbul’a geldiler ve Şişli’de, içinde Sveti İvan Rilski kilisesinin de bulunduğu Eksarhlık binasına - ki o esnada sadece Eksarhlık Vekilliği - yerleştiler. 5 Şubat 1945’de o esnada İstanbul’da bulunan Bulgaristan uyruklu Arhimandrit (Bir dini rütbe.) Andrey Veliçki ile birlikte Rum Patrikhanesi’ne giderek shizmanın kaldırılması ile ilgili görüşmelere başlanmasını rica ettiler. Şubat ayı içinde yapılan bir kaç görüşme sonucunda shizmanın kaldırılmasına karar verildi.

19 Şubat 1945’da Rum Patrikhanesi ”Tomos” denilen bir belge yayınlayarak Bulgar Kilisesi’ni tanıdığını ve kucakladığını açıkladı. Bu belgede Fener Rum Patriği Benyamin ile beraber Rum Patrikhanesi Sen Sinodu’nu teşkil eden 12 metropolitin imzaları vardır. Rum tarafından verilmiş olup belgede Bulgar tarafının imzası yoktur. Bu hikâyede her iki tarafın müştereken imzalandığı bilinen tek belge; daha sonra bir anlaşmaya çevrilmemiş olan 19 Şubat 1945 tarihli ve tam olarak ne olduğu anlaşılamayan protokoldür. Bahsi geçen protokolün aslı bulunamamıştır ve “Tomos” denilen dini belgenin de aslı ortada yoktur.

1966 yılında ilk Bulgar Patriği olarak görevde bulunan Kiril bu konu üzerine özel bir çalışma yaparak bir gizli rapor hazırlamış ve Bulgar Kilisesi’nin üst düzey yöneticilerine dağıtmıştır. Elinde kilisenin tüm imkânlarını kullanmak, arşivini istediği gibi inceleme olanaklarına sahip olan Bulgar Patriği Kiril dahi bu anlaşmanın ya da protokolün aslını bulamamıştır. Rapordan bazı alıntılar şöyledir:

“(...) Maalesef Bulgar Sen Sinodu’nun arşivinde shizmanın kalkması için karma komisyonun bir protokolü bulunamamıştır. (Not: Bu kısmın altı çizilidir.) Bunun için İstanbul’daki Eksarhlık Vekilliği’nin geleceği hakkında bizi aydınlatacak bir bilgiye sahip olamadık. (...) Çünkü patrikhanenin kabul etmemesine rağmen, İstanbul’da Eksarhlık Vekilliği vardı ve varlığı Türk makamlarının hoş görüşü ile kabul edilmiştir.

Bulgar Patriği Kiril 9 Nisan 1966”[3]

5 Şubat 1945’de Fener Rum Patrikhanesi’nin içinde bulunan Aya Yorgi Kilisesi’nde; Bulgar, Yugoslav, Yunanistan, Sovyet Rusya, Polonya ve İngiliz başkonsoloslarının da bulunduğu bir ayin yapılarak aforozun kaldırılması için dua edildi. Fener Rum Patriği Benyamin aynı gün; “Bulgaristan Eksarhı ve Sofya Metropoliti Stefan’a” diye başlayan bir telgrafla yapılan töreni ve kutsamayı haber vererek kendisini tebrik etti. Bulgar Eksarhı Stefan da 28 Şubat 1945 tarihli bir telgrafla Rum Patriği’ne teşekkür etti. Bu olaya politikanın karışmış ve kilisenin bu işe alet olduğunun bir başka delili de; Bulgar Devleti’nin, Rum Patrikhanesi’ne teşekkürde dini otoriteden daha önce davranması ve 23 Şubat 1945 tarihinde Bulgar Dışişleri ve Dinişlerinden Sorumlu Bakan Stoyanof imzası ile Fener Rum Patriği’ne hitaben şöyle bir telgraf çekti:[4]

“Bulgar Hükümeti adına çok mutluyum. Bu nedenle şahsınıza, büyük tatminimizi ve teşekkürlerimizi sunuyorum.”

İstanbul’daki Bulgar Kiliselerinin de ruhani yönden, Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlanmış gösterilmesi üzerine, Bulgar heyetinde olup İstanbul’da yaşayan (Bulgar uyruklu) Arhimandrit Andrey Veliçki’nin görevine devletçe son verdirilmiş ve 6 Aralık 1945’te ülkeyi terk etmesi istenmiştir. Shizmanın kalkması ile birlikte İstanbul Bulgar Ortodoks Kiliseleri ile Rum Patrikhanesi arasında ciddi problemler yaşanmaya başlandı.

Rum Patrikhanesi, Şubat ayından itibaren Bulgar Kiliselerinde kullanılan dini belgelerin Rumca olarak verilmelerini talep etti. O zaman Bulgar Ortodoks Kiliseleri’nde ruhani olan Protoirey (Dini bir rütbe) Yoakim Mustref ile Rum Patrikhanesi arasında zorlu bir mücadele başladı. Mustref 21 Mart 1946 tarihinde, Bulgar Eksarhı Stefan’a bir mektup yazarak durum hakkında bilgi verdi ve dini belgeler ile ilgili sıkıntıları dile getirdi. (Bulgar Eksarhlık Vekilliği’nin 21 Mart 1946 tarihli mektubu. Sureti Bojidar Çipof arşivindedir.) Mustref, 18 Eylül 1946’da, Ankara’daki Bulgar Büyükelçisine de bir mektup yazarak patrikhanenin hiçbir dayanağı olmayan istekleri için destek istedi. Büyükelçi Angelof, Mustref’e bir cevap vererek şu ifadeyi kullandı:

“(...) gayet basit olarak onlara hiç önem vermeyiniz ve belgelerinizi şimdiye kadar yapmış olduğunuz gibi Bulgarca vermeye devam ediniz. Elçiliğimize, Bulgar Eksarhı’nın bu konu ile ilgili yazınıza verdiği cevabın bir nüshasını acele yollayınız. Ankara 24 Eylül 1946 Büyükelçi V. Angelof” [5]

Protokolün yapılış tarihinde hasta olduğu ya da başka bir gerekçeyle bu delegasyona iştirak etmeyen Bulgar Eksarhı Stefan protokolden 10 ay sonra İstanbul’a gelerek, Rum Patriği ile görüştü. Bu konuda Cumhuriyet Gazetesi’nde şu haber çıktı:

“Patrikhane ile Bulgar Kilisesi dün barıştılar. Şehrimize gelen Bulgar Eksarhı Patriğin elini öptü ve ona hediyeler verdi.” [6]

İlk başta politikanın oyuncağı olan Eksarh Stefan daha sonraki yıllarda komünistlerle anlaşmazlığa düştü ve 1948’de istifasını verdi. Bu istifayı verdikten hemen sonra Paisiy Vraçanski ve Kiril Plovdiski adındaki iki metropolit tarafından oyuna getirildiğini anladı ve istifayı geri almak için geri döndü. Fakat bu iki metropolit istifasının yürürlüğe konduğunu, kasaya kaldırıldığını ve bunun gibi mazeretlerle kendisini geri çevirerek isteğini yerine getirmediler. Eksarh Stefan daha sonra Bane Karlovsko Köyü’nde komünistlerce gözaltına alındı ve hayatının sonuna kadar orada bir evde yaşadı.[7]

Metropolit Kiril uysal biri olduğu için devletin de desteğiyle Sen Sinod Vekili oldu. Komünistler; 1950 yılı sonunda bir “Kilise Nizamnamesi” hazırlayarak bunu Bulgar Sen Sinodu’na kabul edilmesi için yolladılar. Tabi ki Bulgar Sen Sinod’u da bu nizamnameyi hemen kabul etti. Aslında kilise yasalarına (kanonlar) göre bu antikanonik bir hareket oldu. Çünkü bu gibi bir nizamnamenin kabul edilebilmesi için geniş katılımlı bir ”Ulusal Kilise Toplantısı” yapılması ve nizamnamenin bu toplantıda hazırlanması gerekirdi.

8 ila 10 Mayıs 1953 tarihinde yapılan “Ulusal Kilise Toplantısı” ile Bulgar Eksarhlığı’nın artık Bulgar Patrikhanesi’ne dönüştürülmesi kararı alındı. 11 Mayıs 1953’de Sen Sinod Vekili Metropolit Kiril de ilk Bulgar Patriği olarak seçildi. Patriklik törenine tüm kiliseler davet edildi. Rum Patrikhanesi bu törene katılmadı. 8 yıl sonra, 1961’de bir mektup yollayarak Bulgar Patrikhanesi’ni tanıdığını beyan etti.

Bu dönemin en önemli olayı; protokolün yapılmasıyla birlikte ortaya çıkan “Dini Belgeler” krizidir ve Rum Patrikhanesi’nin derhal Türkiye’deki Bulgar Ortodoksları asimile etmeye kalkışmasıdır. 1994 yılında da tekrar hortlayacak olan bu dini belgeler sorunu; bir yandan Bulgar Cemaati’ni ruhani ve idari açıdan, Rum Patrikhanesi’ne bağlamak, diğer yandan ise (o zaman) dini belgelerden bir kazanç elde etmek olarak; iki farklı açıdan ele alınmalıdır.

1994’te yapılanlar; hadisenin kazanç yönüyle değil, ruhani bağımlılığın yanı sıra hiyerarşik olarak da Rum Patrikhanesi’nin üstünlüğünün Bulgarlarca tescil edilmesi ve Patrikhane’nin, Türkiye’de tescil ettirmeye çalıştığı sözde “Ekümenik” vasfının Bulgarları kullanarak “de facto” bir durum yaratılmak istenmesidir.

10 Kasım 1989 tarihinde, Bulgaristan’da iktidardaki Todor Jifkov yönetimi kansız bir darbe ile indirildi ve “Büyük Demokrasi Dönemi” diye adlandırılan süreç başladı. Birdenbire ortaya çıkan büyük sermayeler; eski idareciler, mafya mensupları ve gizli servis elemanlarının elinde toplandı. Sonuçta ülkede gelir dağılımı bozuldu, işsizlik, pahalılık ve özellikle suç işleme oranı arttı. Bulgar Kilisesi açısından da bu gelişmeler, pek olumlu sonuçlar vermedi. Komünist Parti zamanında kurulan Diyanet İşler Müdürlüğü; Bulgar Kilisesi’ni uluslararası platformda saygınlık kazanmak için günümüzde de olduğu gibi kullanmaya kalktı.

1990 yılında yapılan, “Ulusal Yuvarlak Masa Toplantısı”nda Bulgar Patriği Maksim; Komünist yönetimin adamı olmak, Eski ve Yeni Ahid’i dahi tam olarak okumamış olmak ve en önemlisi yasal bir şekilde seçilmemiş -komünistler tarafından bu göreve getirilmiş- olmakla ve daha buna benzer birçok şeyle itham edildi.

Gelişen olaylarda bütün yüksek rütbeli din adamları şeytandan daha kara gösterildiler. Eski din adamlarının itibarları aşırı zedelenmiş olduğundan, yeni bir Sen Sinod’un ve patriğin seçilmesi için kilise ve halkın iştirak ettiği bir konsilin toplanması gerekirdi fakat bu da yapılmadı. İşler sürünceme kaldı ve Bulgar Kilisesi saygınlığını günden güne yitirdi.

S.D.S partisinin başkanı olan Filip Dimitrov’un iktidarında, o dönem milletvekili olan Hristofor Zıbev sahneye çıktı ve parlamentodaki “Diyanet İşleri Komisyonu”nun başına geçti. Kendisini Mesih de ilan eden Zıbev, kısa sürede birçok taraftar topladı. Diyanet İşleri Başkanlığına da yaşlı bir avukat olan Metodi Spasov tayin edildi. Metodi Spasov için Hristofor Zıbev’in adamı olduğu iddiaları ortaya atıldı. Bu arada, Zıbev yasal olmayan (Dini kanonlara göre) bir şekilde “Arhiepiskop” dini rütbesini aldı. Yeni idare tarafından uygun görünmeyen bazı metropolitler, Metodi Spasov’un idaresindeki Diyanet İşleri Müdürlüğü tarafından azledildiler. Patrik Maksim tarafında olanlar, bu gelişmeleri kilisenin otonomisine tecavüz olarak nitelendirdiler.

30 Mayıs 1992 günü Metodi Spasov, komünist ajanı olduğu gerekçesiyle, Patrik Maksim’in azli için emir verdi. Yine aynı emirle yeni bir Sen Sinod tayin etti ve bu ikinci Sen Sinod’un başına da başkan vekili olarak Metropolit Dimon’u getirdi.

Zıbev; 1 Haziran 1992 günü sabahın erken saatlerinde taraftarları ve fedaileri ile birlikte Sen Sinod merkezini işgal etti. Patrik Maksim, ruhbanlar ve sivil memurların binaya girmelerini kaba kuvvet kullanılarak önlendi. Korumalarla çıkan çatışma sonunda içeri giremeyen Patrik Maksim ve diğerleri, Sofya Metropolitliği’ne çekildiler ve uzun bir süre orayı Patrikhane merkezi olarak kullandılar. İşin garibi Bulgar Devleti bu işgalcilere, kapısında korumalar bekleyen ikinci Sen Sinod’a hiçbir müdahalede bulunmadı.

Bu arada, SDS hükümeti yetkiler vaat ederek, Nevrokop Metropoliti Pimen, Vratza Metropoliti Kalinik, Stara Zagora Metropoliti Pankratiy, Episkopos Antoniy ve Episkopos Galaktion ile anlaştı. Bu ruhaniler, Nevrokop Metropoliti Pimen başkanlığında yeni bir sinod kurdular ve kısa bir zaman içinde yeni metropolitler seçtiler ve atadılar. Bu suretle Bulgaristan’daki metropolitlik bölgelerinde, Maksim’e bağlı olanlar ve Pimen’e bağlı olanlar olarak iki ayrı metropolit ortaya çıktı. Bazı bölgelerde din adamlarına yakışmayacak hadiseler oldu. Metropolitlik binalarına, kiliselere, manastırlara kapıları kırılarak girildi, binalar yağmalandı. Bir diğer tarafı içeri sokmak istemeyen ruhaniler dövüldü.

Bir süre sonra Pimen’in Sinodu’ndan Antoniy ve Galaktion af dilediler ve Patrik Maksim’e tekrar katıldılar. Patrik Maksim’den yazılı olarak af dilemek isteyen bazıları ise, tehdit edildi ve vazgeçirildi.

Tam iki yıl Sen Sinod binası, Pimen taraflarının elinde kaldı. Patrik Maksim’in itirazları sonuçsuz kaldı. Bir tarafta yasal Sen Sinod’un başı olduğunu iddia eden Maksim; diğer tarafta “Maksim komünist ajanıdır. O ve tarafları tayin ile gelmişlerdir. Biz gerçek Sen Sinoduz.” diyen Pimen taraftarları kavgalarını sürdürürken Bulgaristan Devleti hadiselere sadece seyirci kaldı. Belki dini konulara karışmak istemedi, belki işine geldiği için karışmadı. Ancak, bu olanlar, Fener Rum Patrikhanesi’nin işine yaradı. Bütün bunlar, demokratik değişimler yaptığını ilan eden, Avrupa Birliği’ne aday bir ülkede cereyan etmekteydi.

1 Haziran 1994 tarihinde Metropolit Neofit kalabalık bir fedai gurubuyla ve karşı tarafı şaşırtarak Sen Sinod binasına girdi ve binayı tekrar ele geçirdi. Böylece eski Sen Sinod ve Patrik Maksim, binaya yeniden yerleşebildiler.

4 Temmuz 1996 tarihinde, tarihte örneği görülmemiş bir uygulamayla; Bulgaristan’da, isyancı taraf olarak bilinen Metropolit Pimen ikinci Patrik seçildi. Yasal patrik olarak bilinen Maksim ve Sen Sinodu, bu seçimin yapılmaması için devlete baskı yaptılar fakat engelleyemediler.  Kilise konsülü yapılırken Metropolit Pimen’e, Kiev Patriği Filaret, Makedonya Kilisesi’nden bir teolog da katılarak destek verdiler. Bu arada eski başbakan Filip Dimitrov ile Başsavcı İvan Tataçev de bu toplantılara katıldılar. Bu iki kişi için, Maksim taraftarları; ”Kilisenin parçalanmasına sebep olanlar.” demektedirler ve dış kaynaklarca desteklendikleri iddia edilmektedir.

Bu konsülde yeni bir kilise tüzüğü de kabul edilmedi. Maksim taraftarları buna karşı grubun fikir adamlarının (İdeologları) zayıf olmasını gerekçe gösterdiler. Bu kişiler Prof. Radko Poptodorof ve Papaz Anatoliy Balaçef’tir. Eski isyancılardan Metropolit Kalinik’in konsüle iştirak etmemesi ise dikkat çeken bir durumdur. 91 yaşındaki Pimen, Bulgaristan’a ikinci patrik oldu. Başsavcı İvan Tataçev de Pimen’i tescil edeceğini ve yasal olduğunu savundu.

İkinci Patrik Pimen vefat etmiştir. İkinci Bulgar Sen Sinod’u; varlığını, Metropolit İnokentiy’in Sen Sinod vekilliğinde halen sürdürmektedir. Bulgaristan’da şu anda iki başlı kilise vardır ve daha uzun süre bu ayrılığın devam edeceği sanılmaktadır. Bulgaristan’da vuku bulan bu hadiseler; tarihte sayısız örneklerine tanık olduğumuz, dinin, din adamları tarafından istismar edilmesine çarpıcı bir örnektir ve Bulgar Kilisesi içindeki karmaşa halen devam etmektedir.[8]


[1]  Bulgaristan’da yayınlanan Novvek (Yeni Asır) Gazetesi’nde 20 Mayıs 1901’de bu hususta çıkan bir haber şöyledir: “Aforozlu olalım veya olmayalım biz böyle iyiyiz. (...) Fener papazları bizi cennete götüremeyeceği gibi Rum Patriğinin aforozu da bizi cehenneme göndermez.” 1901’de aforoz (shizma) devam etmekteydi 

[2]  Bulgar Patrikhanesi Arşivi, Tarih: 21 Ocak 1945, protokol no: 360, Ortodoksia Dergisi 1945 Şubat Özel Protokol Sayısı, s. 54-55-56-57 Bahsi geçen mektupta 21 Ocakta toplanan kurul ve kurulda alınan kararlar hakkında da ayrıntılı bilgi verilmektedir.

[3]  Bulgar Patrikhanesi Arşivi, Bulgar Patriği Kiril’in 9 Nisan 1966 tarihli gizli raporu. Mikrofilmi Bojidar Çipof arşivinde mevcuttur.

[4]  Ortodoksia Dergisi 1945 Şubat Özel Protokol Sayısı, s. 81

[5]  Bulgar Büyükelçisi’nin 24 Eylül 1946 tarih ve 923 sayılı mektubu. Orijinali Bojidar Çipof arşivindedir.

[6]   Cumhuriyet 26 Ekim 1945

[7]  Bu kısım, Bulgar Patrikhanesi Arşivi Müdürü Dr. Hristo Temelski’nin, Eksarh Stefan ile ilgili olarak Bojidar Çipof’a hazırladığı çalışmadan derlenmiştir.

[8]  Halen İki Başlı Olan Bulgar Patrikhanesi’ndeki İhtilafların Kronolojisi ve İki Başlı Kiliseye İki Patrik bölümleri; çeşitli Bulgar gazetelerinden derlenmiştir. Gazetelerin çokluğu nedeniyle burada tek tek ad ve tarihleri zikredilmemiştir.

 

22 Nisan 2012 Pazar

HALİÇ'TEKİ DEMİR KİLİSE’NİN ve BULGAR CEMAATİ’NİN TARİHİ (1.Bölüm)



Bu makale; Bojidar Çipof'un Mayıs 2003'te, Kadir Has Üniversitesi'nde yapılan "Dünü ve Bugünü ile Haliç Sempozyomu"nda  verdiği ve sempozyum bildirileri olarak basılan kitapta da yer alan konferansının genişletilmiş şeklidir. Yazarın "PATRİKHANE ile MÜCADELEM" adlı kitabının da giriş kısmında yer almaktadır.

1.BÖLÜM

İstanbul’da, Haliç’te bir “Demir Kilise” vardır. Herkes önünden geçtiğinde merakla bakar. Bu aslında çok önemli bir yapıdır. Çünkü Osmanlı Dönemi’nde, Türkiye’de inşa edilen ilk “prefabrik” yapıdır. Bu gün Türkiye’deki Bulgar Ortodoks Cemaati 400 kişi civarındadır ve bunların büyük bölümü de kiliseye düzenli gitmez.

Bulgarların “Bulgar Paskalyası”, Bulgarca söylemi ile “Çarigradski Viligden” 1 Nisan 1860’ta Haliç’te yaşanmıştır. Bu tarih Bulgar Kilise hareketinin başlangıcı kabul edilir ve daha sonraki 10 yılda yaşananlar sonucunda; 27 Şubat 1870 Cuma günü, Sultan Abdülaziz’in verdiği fermanla Bulgar Eksarhlığı resmen kurulmuştur. Ne yazıktır ki süreç içinde, Rum Patrikhanesi’ne karşı sürdürülen mücadele ve bu mücadeleyi sürdürenler unutulmuştur.

Bulgaristan; 2. Meşrutiyet’in (1908) karışık ortamında bağımsızlığını ilan ederek ortaya çıkan bir ülkedir. 3. Çarlık Dönemi olarak da bilinen süreç; 1908’den, ülkenin komünist rejime döndüğü 1944’e kadar sadece 36 yıl sürdü. 1944’ten, Todor Jifkov yönetiminin yıkılarak yerine cumhuriyet rejiminin geldiği 1991’e kadar da 47 yıl sosyalist cumhuriyet dönemi oldu. Halen devam eden demokratik cumhuriyet ise 17 seneden beri süregelmektedir. 100 yaşında olan ve bu yüz yıl içinde 3 farklı yönetimle idare edilmiş Bulgaristan; bu mevcudiyetini, 1293 Harbi ya da 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi’nin getirisi olan Aya Stefanos Antlaşması’na bağlar ve ona şükran duymaktan geri kalmaz.

1870’te, Sultan Fermanı ile kurulan Eksarhlık’tan doğan şükran, 1878’de Rusya’ya şükrana olarak saf değiştirir. Bu zaman diliminde Bulgarlar ile Rum Patrikhanesi birbirlerini tanımamaktadırlar. Zaten 1870’ten itibaren (Rum Patrikhanesi tarafından) aforozludurlar. Nasıl olduysa ülkenin komünist rejime geçmesinden sonra birbirlerini tanıdıkları 1945 yılından itibaren, Bulgarlar tamamen başka yöne döndüler. Bundan sonra, Rum Patrikhanesi, İstanbul Bulgar Cemaati’nin yönetimini ele geçirmeye kalktı. Bulgar siyasiler, görevliler ve din adamları da buna yardımcı oldular.

Bu suretle, Sultan Fermanı ile kazanılan kilisenin yönü; Rum Patrikhanesine döner ve ona olan bağlılık adına yapılmadık entrika kalmaz. 1860’larda henüz bir Bulgaristan yoktur. Bu nedenle de dini bağımsızlık mücadelesi ruhani kişilerce sürdürülmüştür. 1945’te yapılan bir protokol İstanbul Bulgar Ortodoks Cemaati’ni allak bullak etti. Aslında yapılan Anayasamıza da aykırıydı. Çünkü bahsi geçen cemaatin neredeyse tamamı Türk vatandaşlarından oluşmaktaydı ve halen de öyledir. Bu cemaat üzerinde 1945 yılından bu yana çokça oyunlar oynanmakta ve Rum Patrikhanesi tarafından asimile edilmeye çalışılmaktadır.

Bulgar Ortodoks Cemaati’nin ve Kilisesi’nin kimliğini bulması, hatta Bulgaristan Devleti’nin temelleri dahi üzerinde bulunduğumuz bu coğrafyada, İstanbul’da ortaya çıkmıştır. Bulgar Kilise tarihinin, ilk papaz evi, ilk matbaası, ilk kilisesi, Eksarhlığın kurulması için ilk mücadele, kilisenin örgütlenmesi İstanbul’da başlar. Bulgar Ortodoks Cemaati’nin ve hatta Bulgaristan Devleti’nin tarihsel başlangıcı da buradadır.

Osmanlı Devleti’nin benimsediği millet sistemi ile ilk başlarda “Rum Milleti” içinde sayılan Bulgar Ortodoksların tarihi incelendiğinde, Rum-Bulgar çatışmasının daima ön planda olduğu gözlenir. Bu çatışmalar; Fener Rum Patrikhanesi ve ruhani hiyerarşisindeki din adamlarının nüfuz ve çıkar amaçları güden baskıları sonucunda ortaya çıkmıştır ve günümüzde de devam etmektedir.

Burada Doğu ve Batı Kiliseleri’nin yapısını konunun daha anlaşılabilmesi açısından bir kaç cümle ile kısaca açmak gerekir. Batı Kilisesi olarak tanımlanan Katolik Kilisesi ile daha yakın bir tarihsel geçmişi olan Protestan kiliseler; “Ümmetçi” bir davranış sergilerler. Dini öğretilerinde ve faaliyetlerinde ulusalcılık ve milliyetçilik ön planda değildir. Amaç olabildiğince insanı kendi kiliseleri çatısı altında sadece inanç yönünden toplamaktır ve bu da misyonerliğin temel felsefesini oluşturur.

Doğu Kilisesi’ndeki ise durum farklıdır. Çünkü burada ümmetçilik yoktur. Ulusalcılık ve milliyetçilik ön plandadır misyonerlik ve “Hıristiyanlaştırma” faaliyetleri de yoktur. Ortodoks mezhebine bağlı kiliselerde ön planda olan daima milliyetçiliktir. Ortodoks kiliseleri bir yandan otonomilerini, dini özgürlüklerini sağlamaya çalışırken öte yandan. Fener Rum Patrikhanesi’nin “Ekümeniklik” iddiası ve “Tüm Ortodokslar Helen’dir” felsefesi ile kurmaya çalıştığı baskı ile uğraşırlar. Bu reddedilmesine karşın din adına milliyetçilik yani “filetizm”dir.

Osmanlı Yönetimi tarafından “Rum Milleti” içinde sayılan Bulgarlar, Rum din adamları tarafından sömürülmekte ve özellikle lisan ve kültürlerini öğrenme açısından zorluk çekmekteydiler. Millet sisteminin sadece ruhani yetkiler içermeyip idari yetkiler, yargı, vergi ve daha birçok hususu da içerdiği göz önüne alındığında Bulgar Ortodoksların sıkıntıları, Osmanlı İdaresinden değil Rum Patrikhanesi despotlarından gelmekteydi.

Uyuşmuş kalmış olan Bulgar Milleti’nin ruhuna ilk iman kıvılcımını Paisiy adında bir Bulgar keşiş atmıştır.[1]

1762 yılında Atos Dağı’nda, Hilendar Manastırı’nda yaşayan keşiş Paisiy “Slav Bulgar Tarihi” adlı bir el yazması kitap yazdı. Aynoroz’daki Hilendar Manastırı, günümüzde artık bir Sırp manastırıdır. Bulgarların yönetiminde sadece Aziz Zoğraf Manastırı (Sveti Georgi Zoğraf) kalmıştır. Bu kitabın en önemli kısmı şöyledir: “Ey Bulgar ecdadını öğren dilini tanı... Ben bütün Bulgarlara bizim milletimizin de anlı şanlı bir millet olduğunu ortaya koymak için bu kitabı yazma zahmetine girdim ve buna devam edeceğim. Ben öyle Bulgarlar tanıyorum ki şaşkınlık içinde kendilerini Bulgar saymaktan son derece utanıyorlar... Tam aksine bunlar Yunanca öğreniyorlar... Ey akılsız millet neden öz dilinden utanç duyuyorsun... Neden öz dilinde düşünmek ve okumak istemiyorsun...” [2]

El yazmasında, Osmanlı aleyhine hiçbir husus bulunmamaktaydı ama Bulgarların ve Makedonların, Yunanlılaşmasına çok fazla tepki vardı. Bu el yazması süratle çoğaltılmaya ve halk arasında dolaşmaya başladı.[3]

Paisiy’den sonra bu dava için çalışan ikinci önemli kişi Sofrani (Stoiko Vladislanof) adlı bir papaz oldu. Bu papaz da çeşitli kitaplar yazarak Bulgarların, Rumlara karşı harekete geçmelerini istemekteydi. Rum Patrikhanesi; 1767’de Bulgar kültürünün en son kalesi olan Ohrid Başpiskoposluğu’nu kapattırdı. Bu arada Bulgar kilise mektepleri de kapatıldı ve okullarda sadece Yunanca okutturulması için bir genelge bütün kiliselere ve mahalli despotlara yollandı. Tırnovo Katedrali’nde ise eski Bulgar patriklerine ait bütün kitaplar bir törenle yaktırıldı. Bulgarlar artık kendilerini Bulgar saymaktan utanır ve bunu gizler olmuşlardı. Kısa bir zaman içinde Rila ve Hilendar manastırları dışında bütün kiliseler tamamen Rumların boyunduruğu altına geçti.

Sarayda söz sahibi ve padişah ile yakın dost olan fakat öte yandan tamamen Rumlaşmış (Grekofil), (Bulgarca söylemi=Gırkoman) bir Bulgar olan Stefan Bogoridi (Osmanlı Tarihi’nde; Stefanaki Paşa ya da Aleko Paşa diye bilinir) Rumların soydaşlarına yaptığı baskılardan artık rahatsız olmaktadır. Bogoridi, bu vicdan azabıyla Bulgarların lehine bir takım girişimlerde bulunmaya başladı ve nitekim 18 Eylül 1848’de padişaha bir mektup yazarak İstanbul’da yaşayan Bulgar Cemaati’ne mahsus bir papaz evi kurulması için müsaade istedi. Stefan Bogoridi’nin mektubuna, 23 Eylül 1849 (6 Zilkade 1265) tarihli padişah iradesi ile izin verildi. [4]

Bogoridi, şu anda üzerinde Demir Kilise’nin (Sveti Stefan) bulunduğu, kendi mülkü olan ve üzerinde evi bulunan arsayı papaz evi yapımı için bağışladı. 9 Ekim 1849’da papaz evi ya da küçük kilise denilen ibadethane tamamlanarak 23 Ekim 1849’da yapılan bir törenle Arhidyakon Stefan (Aziz Stefan) adı ile takdis edildi. [5]

Kiliseye hemen bir mütevelli heyeti (yönetim kurulu) seçildi. Yönetim kurulu bir süre sonra kilisenin karşısına bu gün de “Metoh” olarak adlandırılan binayı inşa ettirmek için padişahtan izin aldı. Burası, İstanbul’dan geçen Bulgarların konuk edilebileceği 3 katlı ve 25 odalı bir bina olarak kısa sürede tamamlanmıştır. Bina üzerinde bu gün de muhafaza edilmiş, görülebilen ve binanın üst kısmını bir uçtan diğer uca saran, Slavca bir yazı ile padişaha teşekkür vardır.

1856 yılına gelindiğinde artık Rumlar ile Bulgarların arası fevkalade açık bir durumdadır. Tatar-Pazarcık’tan Rum Patriğine gönderilen bir yazıya göre Plovdiv (Filibe) Metropoliti Hrisant tüm papazlara hitaben çıkardığı bir yazı ile aidatların %40 oranında arttırılmasını emretmiştir. [6]

Bir başka habere göre Plovdiv Metropoliti Hrisant kendisine büyük bir çiftlik inşa etmeye başlamış ve masraflar için vergileri arttırmıştır. [7] Edirne esnafının bir şikâyet mektubuna göre ise 2 Şubat günü kiliselerde Bulgarca ayin yapılması yasaklanmıştır.[8] Bulgarca öğretim yaptığı için Üsküp Metropoliti Yoakim, öğretmen Yordan Konstantinof’u görevden almış ve şehirden kovdurmuştur. [9]

Bizantis Gazetesi’nin 2 ve 8 Mart 1857 tarihli nüshalarında tanrıya ibadet için tek dilin Rum (Yunan) dili olduğu ve buna karşı gelenlerin halkı isyana teşvik ettikleri ve bambaşka bir ayin şekli istedikleri iddia olunmaktadır.[10]  Bulgarların bu dönemde milli duyguları uyanmakta, okulları için, milli ruhanilik için ve Bulgarca basılmış kitaplar için mücadele etmeye başladıkları izlenmektedir.[11] Rumca yayınlanan, Bosfor Telegraf Gazetesi’nden alıntı yapan Tsarigratski Vesnik Rum yazarların da Bulgarların kendi dillerinde ibadet yapmalarının sağlanmasını doğal karşıladıklarını yazmaktadır. [12]

Bulgarların patrikhanenin idaresinden kesinlikle ayrılma eğilimine girmeleri ve büyük bir kilise inşa etmek üzere padişaha bir dilekçe vermek üzere gerekli hazırlıkları yapmaları, Rum Patriği Kirilos’u harekete geçirir ve Bulgarları kazanmayı amaçlayan bir yaklaşımla bu istidayı bizzat kendisi saraya götürür.[13] Eylül 1858’de verilen bir fermanla kilise inşaatı için izin alındı. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1859’da yapılan bir törenle de bu günkü Demir Kilise’nin bulunduğu yere temel atıldı. Törene Fener, Kudüs, İskenderiye ve Antakya patrikleri de katılmışlardır.[14]

Bir süre sonra zeminin sağlam olmadığı ve kaydığı ortaya çıkacak ve inşaat işi duracaktır. Zemine Buharlı bir şahmerdan kullanılarak, birkaç yüz adet çam ve meşe kazık zemine çakılarak sağlamlaştırılma yoluna gidilir fakat bundan kesin bir sonuç alınamaz. Bu arada kilise yapımı için toplanan para da biter ve temelleri zemine kadar atılmış bir şekilde kilise inşaatı yarım kalır.[15]

Bu durum Rum Patrikhanesi’nin işine gelmiş ve baskıları daha da arttırmıştır. Bu esnada Bulgarlar Rumlar tarafından ezilmiş, Aynoroz’da hapse atılmış eziyet görmüş bir din adamını kendilerine önder olarak görmeye başladılar. Bu kişi Metropolit İlarion Makariopolski’dir. Makariopolski’nin önderliğinde toplanan Bulgarlar Rum Patrikhanesi’nden kopma hazırlıkları sürdürmektedirler ve isyan nihayet başlar. 3 Nisan 1860’da yapılan Paskalya Ayini’nde, ayin esnasında Rum Patriği’nin adının anılması gereken kısma gelindiğinde halk bir ağızdan bağırmaya başladı “Patriği anma Sultanı an... Patriği anma Sultanı an ...”

Bunun üzerine İlarion evvela Sultanı ve daha sonra patriğin yerine bütün eski Bulgar piskoposlarının adını andı ve bu hareket ile Fener Rum Patrikhanesi’ni artık tanımadığını ilan etti [16] ve bir daha ayin için izin almak gereği duymadı, patriğin adını da bundan böyle anmadı. Bu ayinden hemen sonra karşıda bulunan Metoh binasının balkonunda gençler Sultan Abdülmecit onuruna yazılan ve bestelenen bir şarkıyı okudular. İstanbul’da bulunan Bulgarlara ait 33 esnaf loncası da binlerce imzalı bir mazbatayı saraya yollayarak durumdan Osmanlı Hükümetini haberdar etti ve padişaha bağlılıklarını sundu.[17]

Yıllar geçtikçe Rum ve Bulgarlar arasındaki anlaşmazlıklar daha da arttı. 1869 yılına gelindiğinde; bu çok uzayan mücadeleden ve kilise kavgalarından artık rahatsızlık duyan Babıâli ve Ali Paşa meseleyi ele aldı ve önemli bir adım atarak 1869 yılında Rum ve Bulgarlardan itibarlı kişileri bir araya getiren bir komisyon kurdu. Ortaya çıkan mazbatanın maddelerine patrikhanenin itiraz etmesine rağmen bu mazbata Ali paşa tarafından 5 Mart 1870’de Babıâli’ye sunuldu.[18] Meseleyi bir ferman ile çözmeye karar veren Sultan Abdülaziz de 6 Mart 1970’de Bulgarlara müstakil bir kilise kurulmasını, ruhani ve idari açıdan patrikhaneden ayrılmalarını kabul etti. [19]

Nihayet 11 Mart 1870’de (8 Zilhicce 1286) 11 maddeden oluşan “Bulgar Eksarhlığı Fermanı” kabul edildi.[20] Buna karşı çıkan Rum Patrikhanesi; 5 Nisan 1870’de bir mazbata ile itiraz etti ve Padişah fermanına rağmen Bulgar Eksarhlığı’nın kurulmasına karşı çıktı ve uzun süren yazışmalar, itirazlar süreci yaşandı. Ferman bu süre içinde yürürlüğe giremedi. Sonunda Sultan Abdülaziz’in izniyle 6 Mart 1872’de (25 Zilhicce 1288) Vidin Metropoliti Antim Efendi ilk Bulgar Eksarhı olarak seçildi. Bütün illerde bulunan Bulgarlar padişaha şükran mektupları göndermeye başladılar. Rum Dini Meclisi 10-24 ve 28 Eylül 1872 tarihlerinde yaptıkları üç oturum neticesinde padişah fermanına rağmen tüm Bulgarları aforoz etti.[21]

1877’de, Rusya’nın Osmanlıya savaş ilan etmesi Eksarh Antim’in gözden düşmesine neden oldu. Şüpheli kişilerle görüştüğü saptandı ve azledildi. 6 Mayıs 1877’de yapılan seçimle ikinci Eksarh olarak sarayın itimat ettiği Lofça Metropoliti (Lazar Yovçev 1840 -1915) Yosif Eksarh seçildi ve kendisine Birinci Rütbe Mecidi Nişanı verildi.[22]

Görkemli bir kilise inşa etme fikri ise bu geçen süre içinde düşünce bazında kalacak ve ancak 1877’de Bulgar Prensliği’nin kurulmasından sonra tekrar ivme kazanacaktır. Bulgar Prensliği’nin kuruluşundan sonra, 1878’de yarım kalan kilisenin bitirilmesi için ciddi girişimlere tekrar başlandı. Bu girişimler ancak Aralık 1887’de sonuçlandı ve prenslik kilise yapımına devam edilmesi için gereken izni verdi ayrıca inşaatın devamı için gereken kaynak da sağlandı. Rusya da yapılacak bu kilise için altı adet çan hediye etti.[23]

Eksarh 1.Yosif, 20 Mayıs 1889’da (20 Ramazan 1306) saraya tekrar müracaat ederek kilisenin yapımına devam edilmesi için gereken izni aldı. Projeler ünlü Ermeni mimar Josef (Hovsep) Aznavur tarafından yapılmıştır. Uzun arayışlardan sonra varılan sonuca göre kilise Avusturya’da Vagner Firması’na yaptırılmış tamamen sökülebilir özelliği olan bu kilise evvela firmanın bahçesine kurulmuş ve bilahare sökülerek İstanbul’a nakledilerek bir kez daha burada monte edilmiştir. Haliç’te demirden inşa edilen Aziz Stefan (Sveti Stefan) Kilisesi birçok mimari özelliğinin yanı sıra Osmanlı toprakları üzerindeki ilk prefabrik yapı olma özelliğini de taşır.[24]

Başbakanlık Arşiv Belgeleri’ne göre; Sveti Stefan Kilisesinin açılış günü 20 Eylül 1898’dir. 1290 Kilisenin açılış töreni ile ilgili olarak birçok Başbakanlık Arşiv Belgesi bulunmaktadır. Alınan istihbarat bilgilerine göre, açılış esnasında bazı Rumların taşkınlık yapabilecekleri ve bunun şehrin asayişini bozacağı ve bunun için önlem alınması defalarca saraya iletilmiştir. Bu nedenle Balkanlardan gelecek Bulgarların engellenmesi ve gelen kişi sayısının sınırlı tutulması için resmi görevlilerce saraya tavsiyelerde bulunulmuştur. Bu belgelerden birisi ise taşıdığı imzalar nedeniyle ayrı bir önem taşır. 7 Eylül 1898 tarihli bu belgenin altında Şurayı Devlet Reisi, tüm nazırlar ve Şeyhülislam ile müsteşarların imzaları bulunmaktadır. Belgeden bazı alıntılar şöyledir:

“Rumlarla Bulgarların mezhepçe olan ihtilafları malumdur. İnzibatı ihlal edebilecek bazı münasebetsizlikler vukuuna ihtimal vardır (...) Bulgarların nakline muvafakat olunmamasının şimendüfer kumpanyalarına tebliğine...” [25]

DEVAM EDECEK…




[1]  Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Ankara 1943, s.20 Türk Tarih Kurumu Basımevi

[2]  Adı geçen el yazmasından tercüme. Halil İnalcık da “Tanzimat ve Bulgar Meselesi” adlı basılmış doktora tezinde yaklaşık aynı kelimeler ile ve N.Stanef’in “Geschicte der Bulgaren” 1917 tarihli eserinden alıntı yaparak bu bölümü vermiştir.

[3]  Bu el yazması; 13 Eylül 1996’da kimliği belirsiz bir kişi tarafından çalınarak, Bulgar Ulusal Müzesi’ne verildi. Bunun üzerine Zoğraf Manastırı’nda kütüphane görevlisi keşiş Pahomiy yargılanmaya başladı. Bulgar Ulusal Müzesi bu kitabı hiçbir surette geri vermeyeceğini açıkladı. Yunanistan’da çıkan “Yeni Makedonya Gazetesi” bu kitap duruşmadan evvel geri gelmezse tüm Bulgar keşişlerin kovulabileceğini ve mahkûm olabileceklerini yazdı. Rum Patriği Bartholomeos’un keşişleri sürgün edebileceğini haberleri çıktı. Bulgar Sen Sinodu kitabı geri vermek üzere harekete geçti ve çok tepki aldı. (16 Aralık 1996 Trud Gazetesi Sofya) Sonunda kitap geri verildi. Bu arada kitabın elimizde de bulunan kopyaları alınabildi. Bir duyuma göre kitabın aslının geri verilmeyip çok iyi bir taklidinin verildiği ve aslının Sofya’da bir kasada saklandığı şeklindedir. Kitabın mikro filmleri Bojidar Çipof arşivinde mevcuttur.

[4]  Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan İradeleri, No:18, Lef 1. Eksarh Yosif 1889 yılında aynı yere yeni bir kilise yapımı için müsaade için Babıâli’ye müracaatta, bu müsaadenin 8-17 Ekim 1849’da (Evahir-i Zilkade 1265) verildiğini belirtmektedir.

[5]  Pars Tuğlacı, Bulgaristan ve Türk Bulgar İlişkileri, İstanbul 1984 s.67

[6]  Tsarigratski Vesnik (İstanbul Gazetesi) 24 Kasım 1856 Sayı:304 Fener’de, Metoh binasının altında basılan ilk Bulgar gazetelerinden biri. Bu matbaanın kalıntıları halen Metoh binasının altındadır. Fakat yol asfaltının birçok defa üst üste atılması sebebiyle bu bölümün kapısı artık kapanmıştır ve içeriye girilememektedir. Yoldan eğilerek bakıldığında matbaanın kalıntıları görülmektedir.

[7]  Tsarigratski Vesnik, 24 Aralık 1856, Sayı:309 

[8]  Tsarigratski Vesnik, 16 Şubat 1857, Sayı:316
 
[9]  Tsarigratski Vesnik, 16 Şubat 1857, Sayı:316

[10]  Tsarigratski Vesnik, 23 Mart 1857, Sayı:321

[11]  Tsarigratski Vesnik, 30 Mart 1857, Sayı:322

[12]  Tsarigratski Vesnik, 13 Nisan 1857, Sayı:324

[13]  Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bİ, No:876, Lef 7. 

[14]  Hasan Kuruyazıcı, Mete Tapan, Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, İstanbul 1998, s. 21 Yapı Kredi Yayınları

[15]  Hasan Kuruyazıcı, Mete Tapan, a.g.e., s. 23

[16]  Pars Tuğlacı, , a.g.e., s.70

[17]  Aşkın Koyuncu, Bulgar Eksarhlığı Çanakkale 1998, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi. S.74

[18]  Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA, Düvel-i Ecnebi Defteri, Bulgaristan Berat Defteri, sayfa 1 hüküm 1 ve BOA, Bİ, No:104’den naklen.

[19]  Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA, Bİ, No:104’den naklen.

[20]  Başbakanlık, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 14 Kasım 1996 tarihli Bojidar Çipof’a hitaben verilen cevabi mektuptan alıntı

[21]  Bulgar Patrikhanesi Arşivi Müdürü Dr. Hristo Temelski’nin, 1870 shizması ve Bulgar Eksarhlığı’nın kuruluşu ile ilgili olarak Bojidar Çipof’a hazırladığı çalışmadan alıntı.

[22]  Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA İrade-Hariciye, No:16616 ve 166637’den naklen

[23]  Bulgar Eksarhı 1. Yosif’in günlüğü (Eksarh Yosif 1, Dnevnik) Günlüğün tıpkıbasımı ve güncel Bulgarca ile tercümesi birlikte basılmıştır. Sofya 1992, s.216

[24]  Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bİ, No:876, Lef 13

[25]  Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bİ, No:1290, Lef 1/b