14 Temmuz 2020 Salı

HELENİZM İÇİN AYASOFYA NEDİR?


Son birkaç haftadır gündemin baş sıralarında bulunan Ayasofya ile ilgili yüzlerce yazı yazıldı ancak bazı hususlar hiç irdelenmedi. Bu makalemizde üzerinde çokça makaleler yazdığımız Ayasofya konusunu Helenizm ayağından ele alarak sunuyoruz.
Ayasofya’nın 1934’de müzeye dönüştürülmesi sıradan bir Bakanlar Kararı ile vuku bulmuştur.  1934’te Ayasofya’nın müzeye değişimini 2020 perspektifi ile irdelemek ise doğru olmaz. Siyaset “Mümkün olanı yapabilme sanatıdır” O tarih itibariyle Büyük Önder’in bunu uygun görmesi Türkiye’nin içinde bulunduğu uluslararası siyasi konjonktürden ötürü mutlaka olması gerekendir. Ancak 1934’te yapılan bu tasarrufu günümüzde adeta “Atatürk ilke ve inkılaplarına” karşı bir hareket ya da “Atatürk’ün mirasına saygısızlık olarak addetmek doğru mudur?” 1934’teki bir Bakanlar Kurulu Kararını dogmalaştırmamak ve Atatürk üzerinden bir tartışmaya mahal vermemek gerekir. Çünkü Yunan Basını an itibariyle konuyu buradan ele alarak, Atatürk karşıtlığı yapılmış şeklinde anti propaganda yapmaya başladı. Buna alet olmamak, izin vermemek gerekiyor.
İçinde bulunduğumuz siyasi konjonktürde Ayasofya ile ilgili alınan karar gerekli olmuştur. Türkiye büyük bir devlettir ve toprakları üzerindeki bir mülkün tasarrufunu başka ülkelerden direktiflere göre değil, kendi iç kararları ile yapacaktır, bazı ülkelerin yüksek sesle tepki verirsek korkuturuz diye düşündükleri anlaşılıyor.
Y.N: Ayasofya konusunu yaklaşık 10 senedir ele almaktayız. Bu konudaki aşağıda linkleri bulunan eski makalelerimizin okunmasını tavsiye ederiz.
Y.N: Bu makalelerimiz arasından Ekim 2016’da yazdığımız “Ayasofya’ya İmam Atanmasına Yunanistan Tepkisi” başlıklı makalemizde bilhassa vurguladığımız Yunanlıların bitmeyen kininin eseri olan,  “Megali İdea” doktrininde; Türkiye coğrafyasında bulunan 3 Ayasofya’da ayin yapılmasının ardından İstanbul’un Konstantinopolis olacağı rüyası ya da hülyası bulunmaktadır. 
Y.N: Bu konuya bağlı olarak Haziran 2010’da yazdığımız “Üç Aya Sofya ve Yunan Megalo İdea'sı” da “Neden Ayasofya Helenler için bu kadar önemli?” sorusuna da ayrıca ışık tutacaktır. Yazımızın alt kısmında bu konuyu biraz açmaktayız.
Helenler Türkiye’deki Varlıkları Kendilerine “HAK” Görüyorlar
Yazımızın içinde Türkiye’nin mülkiyetindeki yerlerle ilgili Helenlerin nasıl kendilerini “Hak” sahibi olarak gördüklerini de irdeleyeceğiz. Bu hususta Helenlerin “Ayasofya” ve “Sümela Manastırı” başta olmak üzere ne kadar pervasız ve “Hadsiz”  olduklarına da görülmektedir.
Tarihsel durum irdelendiğinde; o günün şartlarında camiden müzeye dönüştürülmesinde dış kaynakların yarattığı baskıcı faktörlerin rol oynadığı anlaşılıyor. 1931 yılında ABD’li bir araştırmacı olan Thomas Whittemore Türkiye’ye geldi ve Ayasofya’da bulunan mozaiklerin çıkarılması için izin aldı. Bu şahsın görünenin dışında (örneğin CIA gibi) bir kimliği olup olmadığı ve o tarihte kimleri etki altına alarak 1934’e giden süreci oluşturduğu şu anda ortaya atılan “Atatürk’e ait imza var mı yok mu?” tartışmasından daha önemli olan bir husustur.
Bu noktada dile fazla getirilmeyen çok önemli olan husus daha var! Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasından sonra diğer dini mekânların aksine, bedel ödeyerek Hıristiyanlar açısından çok önemli olan bu mülkü, 1 Haziran 1453’te vakfiye yapmıştır. Ve Ayasofya bilindiği gibi asırlar boyu cami olarak ibadete açık kaldı. Bir başka deyişle Ayasofya sadece “Fetih” ve “Kılıç Hakkı” değil, aynı zamanda bedel de ödenerek vakfiye haline getirilmiş bir yerdir.
Ayasofya Helenizm’in “Megali İdea” doktrinindeki en önemli ayaktır. Megali İdea’ya göre ya da boş Helen inancına göre; “İstanbul bir gün yine Konstantinopolis adı ile Helenizm’in başkenti olacaktır” Yunanistan Anayasası’ndaki 3. Madde de bu bağlamda aynı ideali simgeler. Maddenin özeti şöyledir; “Yunanistan’ın resmi dini Ortodoksluktur, dinin başı Konstantinopolis’tedir”
Helenler” ve “Helenseverler” Ayasofya’yı kendi mülkleri gibi sayarlar. Onlara göre Ayasofya yıkılan Bizans’ın ayakta kalan son abidesidir. Helenler için ise Ayasofya bir “haktır” ve şimdi bu “hak” başka bir statüye dönüştü. Dolayısı ile “Megali İdea”daki “3 Ayasofya’da yeniden ayin yapma” hülyası da bitti.
Bağırıp çağırıp durduramadılar. Şimdi ise hezeyan ve küfürler yapılmakta…
Örneğin daha çok yeni bir haber! Yunanistan Servia ve Kozani Metropoliti Pavlos Papalexiou 12 Temmuz’da Kozani'nin Tetralofos kentinde bir şapelin açılış törenini yaparken Türkiye ve Türkler için çok ağır ifadeler kullandı. “Türkler onlar. Değişmezler. Üç özellikleri vardır. Yağma, kan dökülmesi ve yıkım. Onlar asla insan olmazlar, ama onların da zamanlarının geleceğine inanıyorumPeki, Türkler, Yunanlılarla arkadaş olabilir mi? 400 yıllık kölelikten sonra imparatorluklarının devrilmesinin sebebi olduğumuzu her zaman biliyorlar. Bu asla mümkün değildir" İfadelerden de anlaşıldığı gibi Yunanistan’da had safhada Türk düşmanlığı vardır.
Bu “hak” benzetmesini “Sümela Manastırı” için de örnekleyebiliriz. Sümela’da Rum Patriği birkaç sene ayin yaptı. Ayin için verilen iznin günü ise çok tartışmalı oldu. Çünkü 15 Ağustos’ta “Meryem Ana Günü” olarak lanse edilen tarih aslında Fatih Sultan Mehmet’in “Pontus Rum İmparatorluğu”nu fethettiği 15 Ağustos’a denk getirilmişti! Sümela Manastırı’nda dediğimiz gibi birkaç sene 15 Ağustos’ta ayin yapıldı. Ardından tamir için Sümela ziyarete kapatıldığında o sene 15 Ağustos’ta yapılamayan ayin için başta dönemin Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopoulos olmak üzere Türkiye’ye “kin” kustular.
Yine çok yeni bir haber daha! Yunan kaynaklarında görüldüğü üzere; 10 Temmuz’da eski Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopoulos’un Patrik Bartholomeos ile Ayasofya hakkında temasa geçtiği hakkında bir haber yer aldı. Haberde Prokopis Pavlopoulos’un, Ortodoksluğun ve Hristiyanlığın bu kutsal alanını savunması için Ekümenik Patriğe tam destek verdiği yer alıyor. Pavlopoulos’un “Türkiye -ve şahsen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan- Ayasofya'nın dini ve kültürel kutsallığına acımasız davranmıştır” söylemine de haberde yer verilmiştir.
Mantalite bugün de tamamen aynı! Nasıl ki Sümela Manastırı’nda ayin yapmayı kendilerine “hak” görüyorlarsa Ayasofya’nın cami olarak anılmamasını da kendilerine “hak” görüyorlar.
Rum Patriği’nin Ayasofya Çıkışı
Ayasofya için suskunluğunu ilk başta koruyan Rum Patriği Bartholomeos 23-26 Haziran tarihleri arasında Cenevre'de yapılan Sen Sinod toplantısının ardından Ayasofya ile ilgili ilk kez açıkça konuştu. 24 Haziran’da Washington Post muhabirine “Erdoğan'ın açıklamalarından şok oldum” şeklinde bir beyanda bulundu. Bu söylem birkaç gün içinde, çok sayıda Yunan TV kanallarında; Bartholomeos’un “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, dünyadaki milyonlarca Hıristiyan’ı, İslam düşmanına çevirecektirAyasofya camiye olursa, milyonlarca Hıristiyan İslam düşmanı olacaktır” şeklindeki söylemi yer aldı.
Bartholomeos yukarıda içeriği bulunan beyanatının bir benzerini İstanbul Feriköy’de bulunan “12 Havariler Kilisesi”nde yapılan bir ayinden sonraki konuşmasında da yaptı. “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, dünyadaki milyonlarca Hıristiyan’ı, İslam düşmanına çevirecektir” söylemini yineledi.
Bu söylem “Dünya’daki Hıristiyanların İslam düşmanı olmaları” şeklinde bir algı yaratmakta!
Bakırköylü ABD Başpiskoposu Elpidophoros Lambriniadis
ABD’nin bir sene evvel göreve gelmiş bir Başpiskoposu var. Uzun yıllar Patrikhane’nin çeşitli görevlerinde bulunmuş, Bakırköylü Elpidophoros Lambriniadis
Bu kişi Türk Vatandaşıdır ve ilk kez bir Türk Vatandaşı ABD Başpiskoposu olmuştur. Lambriniadis’in Bartholomeos’tan sonraki patrik olacağına ise kesin bir gözle bakılıyor. Lambriniadis ABD’ye gider gitmez Türkiye aleyhine çalışan Helen sivil toplum örgütlerinin başındaki bir lider gibi davranmaya başladı. (Eski yazdığımız, bu sitede bulunan birçok makalede “Archonlar” ve “AHEPA” gibi bu STK’larla ilgili fazlasıyla bilgi var)
Türk Vatandaşı Elpidophoros Lambriniadis de Ayasofya için rahat duramadı. Twitter üzerinde yaptığı birkaç paylaşımı aşağıdadır.

Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesi dini şovenizmin en kötü örneğidir. Türkiye, Ayasofya'yı bir anıt olarak kapatarak, Atatürk'ün dünyaya açtığı pencereyi kapattı
 “Ayasofya hakkındaki şok edici haberler, Türk hükümetinin Ekümenik Patrikhanesi ve Türkiye'deki diğer Hıristiyan azınlıklara yönelik politikasının, yani dini özgürlüğün ihlaline işaret etmesini ummuyor
Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesi dini fanatizmin en kötü örneğidir. Türkiye, Ayasofya'yı bir anıt olarak ortadan kaldırarak Atatürk'ün dünyaya açtığı pencereyi kapatıyor
Ayasofya hakkındaki korkunç haberlerin, Türk hükümetinin Ekümenik Patrikhanesi'ne ve Türkiye'nin diğer Hıristiyan azınlıklarına yönelik tutumunun kötüleşmediğini ve dini özgürlüklere saygıdan olumsuz bir dönüşün sinyalini vermemesini umuyoruz
Elpidophoros Lambriniadis yukarıdaki Twitlerden daha onlarca attı. Biz sadece birkaç örnek verdik. İçeriklerdeki ortak cümlelerden de anlaşıldığı üzere nasıl bir öfke ve hezeyanla tepki verdi ise arka arkaya attığı Twitlerinde hep aynı sabit ifadeler yer almış.
Elpidophoros Lambriniadis’in 22 Haziran 2020 Pazartesi saat 23.00'te Yunanistan ERT1 televizyonunda gazeteciler Fanis Papathanassiou ve Nicole Livadari ile yaptığı bir röportaj yayınlandı. Elpidophoros röportajında ABD Yunan Diasporasının geleceği hakkında Yunanistan'la olan güçlü bağlarından bahsederken, Türkiye'nin provokasyonundan endişe duyduğunu da ifade etmişti.
Helen Olmayan Taraflardan Gelen Ayasofya Tepkileri
Başta ABD olmak üzere Helenseverler de ellerinden geleni yaptı. Tehditler, aba altından sopa göstermelerin sonu gelmedi. Bu baskılar neticesinde Türkiye’nin Ayasofya’nın değişiminden korkacağını zannedenler çoktu. Bugün ise haber sitelerinde başta Yunanistan siyasetçileri olmak üzere hezeyanlar yer almakta.
Rusya’nın Ayasofya Hassasiyeti
ABD’nin desteğindeki Rum Patrikhanesi ile Rusya’nın bir devlet kurumu gibi çalışan Moskova Patrikhanesi’nin geçtiğimiz iki yıl içinde Ukrayna Kilisesi üzerinden büyük kavgalarına şahit olduk. Ancak konu Ayasofya’ya geldiğinde aynı sesten konuştuklarına son iki hafta içinde şahit olduk.
Ruslar için Ukrayna çok önemlidir. Zira Rus Çarlığı’nın kurulması bugün Ukrayna toprağı olan Kiev’de gerçekleşmiştir. Rus dini tarihindeki en önemli figür ise Prenses Olga’dır. Kiev’in Prensesi Olga Rusların Hıristiyanlaşmasındaki en önemli figürdür ve (geç bir yaşta) 957'de İstanbul’a yaptığı ziyarette Ayasofya’da vaftiz edilmiştir. Prensesi Olga’nın ölümü 11 Temmuz 969’dur. Ruslar 11 Temmuz’u büyük bir ayin olarak kutlamaktadır. Rusya’da Hıristiyanlık Olga'nın torunu 1. Vladimir tarafından resmi olarak 988’de kabul edilmiştir.   
6 Haziran’da Moskova Patrikhanesi Dışişleri Sorumlusu Volokolamsk Metropoliti Hilarion basına verdiği bir demeçte "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ayasofya'nın müzeden camiye dönüştürülmesi konusunu işleme koyma emri hakkındaki bilgilerin endişe verici” olduğunu söyledi. Hilarion ilerleyen günlerde de Ayasofya ile ilgili söylemlerine dozunu arttırarak devam etti.
ABD’nin Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu  Raporu
ABD’de Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu (USCIRF) adlı bir kuruluş var; her sene bir rapor hazırlıyor ve ABD Hükümeti’ne sunuyor. Bu kurum: 1998 tarihli ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Yasası kapsamında kurulmuş. Başında ise ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Büyükelçisi Sam Brownback bulunuyor.
Aslında bu raporun uluslararası diplomaside hiçbir bağlayıcılığı yok’ Çünkü rapor sadece tavsiye niteliğinde. Ancak bu rapor ABD tarafından “Algı Yönetimi” olarak kullanılan önemli bir argüman! Bu raporda başta Rum Patrikhanesi üzerinden olmak üzere her sene Türkiye aleyhine ifadeler yer alıyor. ABD’nin “Helenseverliği” dikkat çekiyor!
Geçtiğimiz sene 21 Haziran 2019’da aynı şekilde bir önceki senenin “Dini Özgürlükler Raporu” açıklanmıştı. O zaman diliminde Türkiye’ye bir hasım gibi her açıdan saldıran ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo bu raporun açıklamasında bulundu ve hatta Türkiye ile ilgili bölümleri ABD’nin Uluslararası Dini Özgürlükler Büyükelçisi Sam Brownback ile birlikte sundu. Pompeo sözü Sam Brownback’e bırakmadan önce şu konuşmayı da yapmıştı.
“Ek olarak, İstanbul’daki Heybeliada Ruhban Okulu’nun da derhal yeniden açılmasını tavsiye ediyoruz.Dini özgürlükler konusunda “kabadayılık” yapan herkes için şunu söyleyeyim: ABD sizi izliyor ve hesaba katılacaksınız…
Bu seneki sunum da Mike Pompeo ve Sam Brownback tarafından yapıldı. vABD’nin Uluslararası Dini Özgürlükler Büyükelçisi Sam Brownback ise ülkede özel bir konumdadır ve güçlü bir ofisin de uzun zamandır başındadır. Pompes ve Brownback ikisi de bilinen Helenseverler…
Bu seneki rapor ofisin resmi web sayfasında 10 Haziran’da sunuldu. ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu; Türkiye’yi ikinci derece din özgürlüğünü kısıtlayan ülkeler arasında kabul ediyor. Her sene yayınlanan raporlarda yazılan yazılar resmen deli saçması!
Rapora bakarsanız Türkiye’de güvenli gidilebilecek bir kilise bile yok! Tüm Hıristiyanlar zulüm altında… Özüne baktığımızda ise ABD kafayı Rum Patrikhanesi’nin olmayan Ekümeniklik statüsü ile Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmaya takmış durumda.
2019 Raporundan Birkaç Cümle
2019’un Din Özgürlüğü Raporu içeriğinde din özgürlüğü açısından Türkiye'de hiçbir şeyin değişmediğine dair kanıtlar sunmaktadır. Türkiye din özgürlüğü konusunda çok az ilerleme kaydetmiştir veya hiç ilerleme kaydetmemiştir ve geçmiş yıllarda olduğu gibi, dini özgürlükleri korkunç bir şekilde ihlal etmeye devam etmektedir. Uluslararası insan hakları topluluğunun dikkatini Ekümenik Patrikhane ile Türkiye'deki tüm Hıristiyanlar ve diğer dini azınlıkların durumuna yönlendirmek ve Türk Hükümeti’nin, ülkesinde tam bir dini özgürlük sağlaması için tekrarlanan çağrıları dikkate alacağı umudunu yineliyoruz.
Mart ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul'daki Ayasofya'nın statüsünün müzeden camiye dönüştürülme olasılığını kamuoyuna açıkladı. Üst düzey ABD hükümet yetkilileri, kamu görevlileriyle ve özel olarak hükümet yetkilileriyle, Ayasofya'yı olağanüstü bir öneme sahip bir alan olarak anladıklarını ve korunmasını karmaşık çok dilli tarihine saygı duyacak şekilde desteklemeye devam ettiler. Hükümet yetkilileri ile konunun öneminin altını çizdiler ve Ayasofya'nın barış içinde bir arada yaşamanın, anlamlı diyaloğun ve dinler arasında saygının bir sembolü olduğunu vurguladılar.
10 Haziran 2020’de yayınlanan 2019 yılı Uluslararası Din Özgürlüğü raporunda Amerikalıların başta Heybeliada olmak üzere Anadolu’daki birçok şehirde istihbarat ve algı çalışmaları yaptıkları da bu raporda ikrar edilmektedir.
--------------------------------------

20 Haziran 2020 Cumartesi

BEN BABAMI HİÇ GÖRMEDİM



Ben babamı hiç görmedim.

Babam vardı fakat o benim saçlarımı okşayamadı.

Babam vardı fakat benimle hiç oynayamadı.

Ben İstanbul’da doğmuş Hıristiyan bir Türk vatandaşıyım. Türkiye’deki “Bulgar Ortodoks Cemaati” mensubu olmakla birlikte Bulgaristan’ı hiç sevmediğimi yazılarımı okuyanlar bilirler. Bazen de anlaşılmakta zorlanırım. Öne çıkarttığım hep Türk Ulusu’nun bir ferdi olmamdır. Bunu beceremeyen, etnik kökenlerini Türk olmaktan öne koyan ve de o ülkelerin menfaatlerine çalışan Türkiye’deki Hıristiyan unsurları eleştiririm, yazılar yazarım…

Bu babalar gününde sizinle biraz dertleşmek istedim. Yazımın başında yazdığım gibi var olan ama benim hiç görmediğim, beni de göremeyen babamı size anlatmak istedim.

Babam “İliya Çipof”; 1913 yılında Yunanistan’ın (Ege Makedonyası – Egeyska Makedonia) Florina şehri “Pıtele Köyü”nde (Agios Pandeleimon) doğmuş. O dönemde Makedonların ve Bulgarların gözde göç yeri İstanbul’a okumak üzere, burada yaşayan bir akrabaya gönderilmiş ve şimdi “Boğaziçi Üniversitesi” olan “Robert Kolej”de bu zengin akraba tarafından okutulmuş ve yine aynı memleketten İstanbul’a göç etmiş olan “Çüçülayef Ailesi”nin güzel ve tek kızı “Blagodatka” ile tanışmış. Onların aşkı Aksaray Yenikapı’da dillere destan olmuş ve 1944 yılında İstanbul’da evlenmişler. Babam 1946’da, Amerika’ya çalışmaya giden dedem Pando Çipofu ziyarete gitmiş ve bu ziyaretin ardından, annemle Sofya’ya taşınmışlar

31 Temmuz 1952’de Annem bana hamile kalmış fakat bir rahatsızlık da geçirmiş ve Bulgaristan’ın çok kötü koşullarında tedavi edilemeyeceği anlaşılınca İstanbul’a, ailesinin yanına bana hamile olarak dönmüş.

Bu bir kâbusun başlangıcıdır.

Babamın, anneme yolladığı son mektuplar 22 Eylül 1952 ve 5 Ekim 1952’dir. Bu mektuplar Aksaray Postanesi’nden aynı anda gelir. Bu aynı zamanda Babamın Annemle kurduğu son temas olur.

Oradaki akrabalarla yapılan temaslardan da bir sonuç alınmaz. Çünkü komünist rejim baskısı ile insanlar susmuştur/susturulmuştur.

Babam kayıptır…

Ve Bulgaristan Hükümeti’nin, Babamı ansızın gözaltına aldığı ve yargılamaya başladığı anlaşılır.

Suç; “Türkiye Cumhuriyeti lehine casusluk faaliyetlerinde bulunduğu isnadı ile tevkif edilerek ölüm tehlikesi içinde ortadan gaip olduğu….” v.s v.s.

(Bu alıntı İstanbul 18. Asliye Mahkemesi’nin 1959/489 dosya içeriğinden alınmıştır.)

3-5 Temmuz 1991’de Bulgaristan’ın Filibe (Plovdiv) kentinde yapılan “1. Türk Bulgar İş Forumu”nda, Türkiye Delegasyonunda bulundum. Bu seyahat vesilesi ile Sofya’ya da gittim ve orada yaşayan akrabalarımla da görüştüm. Çok yaşlı bir bayan akrabam bana şunları anlattı:

“Formalite bir mahkeme yapmışlar. Zaten içeri kimseyi almadılar. O esnada senin doğum haberini almıştık. Babanı ilk ve son defa o gün mahkeme kapısı açıldığında gördüm. İnan oğlum, ölümü bile göze aldım ve babana şöyle bağırdım: ‘İliya, İliya… İstanbul’da bir oğlun oldu ve adını Bojidar koydular.’ Baban bana döndü ve gülümsedi… Çok korktum oğlum ama o an dayanamadım. Nedense bana bir şey yapmadılar.“

(Bojidar: Allah’ın hediyesi demektir.)

Ben babamı hiç görmedim.

Bir babam vardı fakat o benim saçlarımı hiç okşayamadı…

Bir babam vardı fakat o benimle hiç oynayamadı…

Ama o benim varlığımı bildi. Kendisinin koyamadığı adımı işitince gülümsedi.
O yaşlı akraba bana öyle dedi çünkü...

Babamın bir mezarı da yok…

Varsa da ben bilmiyorum…

Babamın varsa mezarında bir dua okunamadı, okuyamadım.  Zira varsa da ben yerini bilmiyorum…


Bari babamı gömdükleri yere bir mezar taşı koydular mı?  Bunu da bilmiyorum.

Bulgaristan’ın bana bir “Baba” borcu var. “Son nefesime kadar Bulgarlara hakkımı helal etmeyeceğim"


Ben soyadını taşıdığım babamı hiç görmedim…

Herkesin “Babalar Günü” kutlu olsun…


Bojidar Çipof

АЗ ВЪОБЩЕ НЕ ВИДЯХ БАЩА СИ…


BEN BABAMI HİÇ GÖRMEDİM...” Başlıklı makalemin Bulgarca tercümesidir. 


Аз въобще не видях баща си.

Имах баща, но той никога не можа да ме погали по косата.

Имах баща, но той никога не можа да играе с мене.

Аз съм един турски гражданин, християнин, който е роден в Истанбул. Въпреки че съм член на "българската православна общност" в Турция, тези, които следят статиите ми знаят, че въобще не обичам България. Понякога е трудно да ме разберат. Винаги съм изкарал на преден план, че съм член на турската нация. Винаги съм критикувал християнските елементи живеещи в Турция, които не съумяват това и които смятат, че етническите им корени е причина да работят за интересите на други страни...

В „Деня на Бащата” (в Турция третата неделя на Юни) исках да споделя с вас. Както написах в началото на статията, аз не видях баща си и той не ме видя, но аз искам да ви разкажа за него:

Баща ми “Илия Чипоф” е роден през 1913 г. в село Пътеле (днес Agios Pandeleimon в Гърция) близо до град Флорина, който се намира в Егейска Македония. По това време Истанбул е бил любим център за македонските и българските и баща ми е бил изпратен при богат роднина, която да го издържа при следването му в "Роберт колеж(днес Богазичи Университет). Баща ми завъшвайки "Роберт колеж" се е запознал с красивата и единстената дъщеря на семейство Чючюлиеви – “Благодатка”, която също е била от неговия роден край. Тяхната любов е била легендарна в Йеникапъ Аксарай и те са сключили брак през 1944 г. в Истанбул. През 1946 г., баща ми отива да посещава дядо ми “Пандо Чипоф”, който работи в Америка. След това посещение той и майка ми са се преселили в София.

На 31 Юли 1952 г., майка ми, която е била бременна за мене, е претърпяла сътресение, при многото лоши условия, в които е живяла в България не могла да се лекува и е била принудена да се върне при бащиното си огнище в Истанбул.

Така е започнал началото на кошмара.

Последните писма, които баща ми е изпратил на майка ми, са от 22 Септември 1952 г. и от 5 Октомври 1952 г. Тези писма идват едновременно в пощата в Аксарай. Това е и последния контакт на баща ми с майка.

И контактите с роднините в България не дават никакви резултати. Защото от страх от комунистическия режим хората са си мълчали или пък режимът им е затворил устата.

Баща ми е безследно изчезнал...

По-късно става ясно, че българските власти внезапно са задържали баща ми и го съдят.

Вина: „Бил арестуван в България с обвинение за шпионаж в полза на Република Турция, може да е наказан смъртно, няма данни ..." и т.н. и т.н

(Този цитат е взет от 18-ти Първоинстанционен съд в Истанбул с досие № 1959/489)

На 3-5 Юли 1991 г. с Турската Делегация участвах на Турско-български бизнес форум, която се проведе в Пловдив. По този повод посетих и роднините си в София. Една много стара роднина ми каза следното:

Провели са мним съд. И никого не допуснаха в съдебната зала. По това време чухме, че и ти си се родил. Видях баща ти за пръв и за последен път, когато се отвори вратата на съда. Вярвай ми сине, рискувайки живота си изкрещях: „Илия, Илия... в Истанбул ти се роди син, кръстен е на име Божидар” Баща ти се обърна към мен и ми се усмихна. Сине, много ме беше страх, въпреки това не можах да се въздържам, но не знам защо после нищо не ми сториха...

Аз въобще не видях баща си.

Имах баща, но той никога не можа да ме погали по косата.

Имах баща, но той нигога не можа да играе с мен.

Но той знаеше за моето съществуване. Той не можа да ме кръсти, но се усмихна като чу името ми.

Баща ми няма гроб...

Или... ако има аз не зная...

Аз не знам дали баща ми има гроб някъде. Ако има, никой не можа да прочете молитва на гроба му и аз не можах...

Там, където са погребали, дали са сложили един надгробен камък? Аз и това не зная.

България ми дължи един „Баща" и до последния си дъх няма да простя на българите.

Там, където са погребали, дали са сложили един надгробен камък? Аз и това не зная.

Аз не можах да видя баща си, на когото нося фамилията...

Да е честит на всички „Денят на Бащата”...


Божидар Чипоф

Истанбул